Tuncer Altunbulak

Tuncer Altunbulak

EŞİTSİZLİĞİN NEDENİ

EŞİTSİZLİĞİN NEDENİ

Zenginliğin ve yoksulluğun nedenini 12 yaşına kadar kader olduğunu bildim; yoksul olduğumuzu ilk defa ortaokula yazıldığımda öğrendim. Yoksulluk, açlık, işsizlik gibi şeyler evimizde konuşulurdu ama o günlere kadar hiç önemsememiştim. Köyümüzde 20’ye yakın ortaokula gidecek öğrenci vardı. Öğrencilerin bir kısmının aileleri çocuklarına okul kıyafeti almıştı. Babam hiç oralı olmayınca anneme, "Babam neden bana kıyafet almıyor?" diye sordum. Annem de büyük bir üzüntü içinde, "Sana kıyafeti devlet verecekmiş, yoksul ailelerin çocuklarına devlet veriyormuş," dedi. Devlet dediği, Kızılay’ın verdiği takım elbiseydi; daha ilk yıkamada parça pinçik olmuştu. Öğrendik ki verilen elbiseler, zenginlerin mağazada yıllarca bekletilmiş, modası geçmiş, çürütülmüş elbiselerdi.

İşte ben o günlerde yoksul bir aile olduğumuzu, yoksulluğun ve zenginliğin olduğunu, zenginlerin yoksulların kimi ihtiyaçlarını tedarik ettiğini, yani bu işin bir kader olmadığını, adaletsizlik olduğunu öğrendim. Ortada herkesin görebileceği büyük bir gerçeklik vardı, o da benim ve bütün yoksulların gerçekliğiydi. Yoksul bir ailenin çocuğuydum, her şey ortadaydı. Artık kimsenin bana yoksulluğun bir kader olduğunu anlatma keyfiyeti yoktu; anlatanları da zaten dinlemiyordum. Ben göreceklerimi okula kayıt olurken görmüştüm ama yine de zaman zaman, "Keşke bu adaletsizliği hiç bilmeseydim," diyordum; çünkü hiçbir şeyi sorun etmeden sessiz sedasız, sıkıntısız yaşayıp gidiyorduk, böyle bir bilincimiz yoktu.

Okulun ikinci yılını da asker elbisesiyle bitirmiştim. Yıllar sonra öğrendim ki ülkemizde küçük bir azınlık olan patronlar, toprak ağaları, sanayiciler şunların bunların dışında halkımız genelde yoksuldu. Ülkeyi de sözünü ettiğim bu patronlar ve ağalar yönlendiriyordular. Toplumun sosyal yaşamının altında büyük bir adaletsizlik vardı; zenginler daha zenginleşiyor, onlar zenginleştikçe halk da giderek yoksullaşıyordu. Bu düzenin ismine o zamanlar demokrasi diyordular. 1952 yılında Ardahan’ın Hanak kazasının Yamaçyolu köyünde böyle bir demokrasi içine doğdum. Şimdi sözünü ettiğim bu yıllar 1968 yıllarıydı. Ha, "O günlerden bugüne bir şeyler değişti mi?" derseniz, kesinlikle hiçbir şey değişmedi. Zenginler yine zenginleşiyor, halk da yine yoksullaşıyor. Demokrasi dedikleri şey, halkın kendi isteklerini değil, başkalarının isteklerini yaşamasıydı; işte demokrasi o günlerde bu ülkede böyle işliyordu. Zengin çocukları analarından patron olarak, yoksulların çocukları da amele olarak doğuyordular; bunun adı demokrasiydi. Bilim insanlarının, edebiyatçıların, filozofların önemsenmediği, dinlenmediği, gidişat hakkında fikirleri alınmadığı bir dönemin demokrasisi böyle yazıldı.

Kötülüklerin yaşandığı bir ülkede doğdum ama ömrüm boyunca bu kötülüklerin sonsuzluğa kadar yaşanacağına asla inanmadım. Bir gün bizim ülkemizde de adaletin, hakkın, hukukun olacağı hayalini hep kurdum; bu umudumu hâlâ yitirmiş değilim. Ben söyleyeyim de insanlar ister inansın ister inanmasınlar, benim ülkemde de insanların arasındaki bu zenginlik fakirlik mutlaka ortadan kalkacaktır. Kolektif bir yaşamın olacağına tüm kalbim ve ruhumla inanyorum; bunun tersini düşünenler yanıldıklarını anlayacaklardır. Ha, şunu da söyleyeyim: Sözünü ettiğim bütün bu adaletsizliklerin altında yatan kötülük özel mülkiyettir; bu özel mülkiyet mutlaka bir gün ortadan kalkacaktır.

Özel mülkiyet dediğim şey, kimse yanlış anlamasın, bu ülkede yaşayan bütün vatandaşların yani köylünün tarlası, bağı, bahçesi olacaktır; kentte yaşayan insanların birden fazla evleri, yazlıkları, arabaları mutlaka olacaktır. Yanlış olan ve ortadan kalkması gereken şey; benim de özel mülkiyet dediğim milyonlarca dekar verimli toprakları olanlar, hiç evi olmayanların yanında yüzlerce daireleri, yazlıkları, kışlıkları, bankalarda ülkenin genel geliri kadar parası olanlardır. Eşitsizliğin nedeni de tam da budur. Bu eşitsizlik ortadan kalktığı zaman ülkemizde enflasyon, hayat pahalılığı, zam gibi, kötü beslenme gibi bütün şeyler de ortadan kalkacaktır; 85 milyon insan rahat ve huzur içinde yaşayacaktır.

Sevgili okurlar; Güneydoğu’da ve Ege bölgemizdeki büyük topraklar halka bölüştürülebilse, tarımda ve sanayide gerçekten Türkiye dünyanın en zengin ülkesi olabilir. Enflasyonun, hayat pahalılığının, her türlü kötü şeyin sebebi, herkesin de bildiği gibi özel mülkiyettir. Şener Şen’in başrolünde oynadığı bir film var, onlarca kez izlemişimdir; bu ülkedeki herkes de izlemiştir. Filmin ismi Züğürt Ağa. Yüzlerce dönümlük toprağı, emrinde çalışan yüzlerce adamı olan bir ağadır. Kendisini eleştiren, hak isteyen köylülere, "Canımı sıkmayın ha, köyü satarım!" diye tehdit ediyordu ve sonunda da satıyor. Asıl utanılacak şey; sattığı adama "Şu kadar kadın, şu kadar çocuk, şu kadar küçükbaş vesaire..." diyerek hesap yapmasıydı. Bunun adına demokrasi deniyordu. Halk bugün demokrasiye sahip çıkmıyorsa geçmişte yaşanan sahte, sanal demokrasiler yüzündendir. Ne yazık ki halk olarak bu ülkede demokrasiyi göremedik.

Bu yazı toplam 64 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Tuncer Altunbulak Arşivi