Tuncer Altunbulak

Tuncer Altunbulak

İNSANA DAİR

İNSANA DAİR

Çok karmaşık duygular ve düşünceler içindeyim. Bir kısmı bilinen, bir kısmı da bilinmeyen sebepler… Bir kısmı yaşadığım günün rutin sorunlarından; enflasyon, hayat pahalılığı gibi yakıcı meselelerden kaynaklanıyor. Bir kısmı yaşlılığın verdiği ağır hüzün, büyük bir kısmı da bilinçaltına attığım bilgilerin dışavurumundaki zorlanmalar. Daha, daha bir sürü şey…

Şair Yahya Kemal, ölmeden bir iki gün önce üzüntülerini şu sözlerle belirtmiş: “Ölmek var, tamam; ama yaşayıp köhnemek beni mahvediyor.” Yaşlılık kötü… İnsan gençken, güçlüyken öyle şeyleri pek fazla düşünmüyor. Yaşlanınca ise ölümün hemen arkamızdan geldiğini, söylediklerimizi duyduğunu, perişanlığımızı gördüğünü hissediyor insan.

Toplumumuzdaki değişimlerden biri de yaşlılarla kimselerin ilgilenmemeleri. Bizde adet, ananeymiş gibi öyle görünüyor. Aydınlarımız da öyle düşündüklerini çoğu kez yaşlandıktan sonra söylemeye çalışıyorlar. Gençken başlarına gelecekleri bildiklerinden olsa gerek…

Deniz Gezmiş ve arkadaşları, genç yaşta fikirlerini söyledikleri için idam edildiler.

Sevgili okurlar, ölüm çok uzağımızda değil. Söylediğim gibi söylediklerimizi duyuyor, yaptıklarımızı görüyor; hatta bizimle zaman zaman alay ediyor, gülüyor, güldürüyor; çoğu zaman da hüzünlendiriyor. Öleceğimizi biliyoruz. Bu hiç zor değil. Zor olan; ne zaman, nasıl ve nerede öleceğimizdir.

Bugünlerde sanırım yine aklımın tımarhanesine girdim. Tımarhaneleri her şeyden çok severim. Dışarıda bunaldığım, sıkıldığım zaman kendimi hayal dünyamda bir tımarhaneye koyar, rahatlarım. Tımarhane ve delilik sanırım benim kaderim.

Bebekken sevgili annem, geceleri babamı uyandırır, “Adam, bak; bu çocuk nefes almıyor.” dermiş. Nasıl duruyormuşsam artık… Zavallı adam ne yapsın? Bir iki dua okurmuş. Sevgili annemin de benim gibi kafası çok karışıktı. “Deliydi.” desem rahmetlinin arkasından konuşmuş olurum ama zaman zaman babam, şakaya vurur, “Hanım, sende biraz delilik var.” derdi.

Becerebilirseniz sevgili okurlar, şakayla her şeyi, hatta en ağır sözleri bile söyleyebilirsiniz. Bunun için çok zeki olmanız gerekir. Tarih boyunca gerçekten kimi bilim insanı, yazar ve çizer söylemek istediklerini şakayla ve ima yoluyla söylemişlerdir.

Erasmus’un Deliliğe Övgü isimli eseri, şakayla söylenmiş 16. yüzyıl eleştirisini yapan, hatta kiliseyi bile eleştiren bir kitaptır. Okuyanlar bir türlü anlayamamışlar. Yüz yıl sonra adamın kimi, neden, niye eleştirdiği anlaşılmış.

Bir dönemin ünlü 141 ve 142. maddeleri yüzünden yazarlar, çizerler ve sosyalistler fikirlerini şaka yoluyla, ima yoluyla dile getirmişler.

Sevgili annem bu tür üstü kapalı şeylere çok kızardı. Böyle konuşanlara kızar, “Söyleyeceklerinizi ya adam gibi söyleyin ya da hiç söylemeyin. Ne böyle kılıktan kılığa giriyorsunuz?” derdi.

İnsana dair dedim ya… Kimileri var ki yanlarında biraz acıma, sızlanma ve eleştiri emaresi görmesinler; dertlerini, sorunlarını anlatmaya bir başlıyorlar, durdurabilirsen durdur…

Hayat zor tabii. Dik yokuşlarla, dikenli virajlarla, sarp kayalıklarla donatılmıştır. Hiçbir şey bizim istediğimiz gibi yolunda gitmez.

Yolda, otobüste yürürken kendi kendine konuşan, anormal hareketler yapan, sık sık durup sağa sola boş boş bakan insanlar var ve sayıları her geçen gün artıyor. Böyle giderse bir zaman sonra toplumun yarısından çoğu kendi kendine konuşmaya, hatta dövüşmeye başlayacak gibi görünüyor.

Büyük bir çoğunluk içinden çıkılmaz sorunlarla boğuşuyor. İçinden çıkamayacakları hesaplar içine girmişler. Parmaklarıyla oynuyor, ellerini kollarını sağa sola sallıyorlar. Hoplayıp zıplayanlar da cabası…

Eskiden televizyonlarda “Bu Adamlar Ne Yapıyor, Nereye Bakıyor?” isimli bir program vardı.

Geçen gün bir parkta gördüm. Adam bir kenara çekilmiş, dizlerini karnına çekmiş, gözleriyle ileride bir hedefe bakıyor. “Belki önemli bir şey vardır.” dedim. Baktığı tarafa ben de baktım. Yüksek binalardan ve arabalardan başka bir şey görünmüyordu.

Adamlar bir yerlere bakıyorlar, tamam; baktıkları yerde ne görüyorlar? Sanırım binalardan, şundan bundan farklı bir şey görmüyorlar. Onları bu duruma getiren, kafalarındaki karmaşık ve çözüm bulamadıkları önemli sorunlardır. Aslında kendi içlerine, midelerine, beyinlerine bakıyorlar. Hayal kuruyorlar. “Hayal.” demek de yanlış olur; çünkü gerçeklikleriyle hayallerini birbirine karıştırıyorlar.

Alışveriş, hesap kitap… İnanın, ateşten bir gömlek.

Hastane günlerindeydi. Yanımda yatan adam, birilerinin kendisini takip ettiğini, kötülük yapacağı kuşkusuna düşmüş. Bu yüzden bu insanlarla karşılaşmamak için yıllarca yere bakarak yürümüş. Adam bunun tedavisini görüyordu.

Geceleri gaipten sesler duyan başka biri vardı. O seslerden aldığı talimatları yerine getirmeye çalışıyordu. Gündüzleri doktorlar her ne kadar “Böyle birileri yok, sen kuruyorsun.” deseler de adam yine de bu yüzden büyük sıkıntılar yaşıyordu.

Başka birisi devamlı kendi etrafında döner, sık sık atlamalar yapar, “Bir yerim eksik mi?” diye devamlı kendini kontrol ederdi.

Ömrümün epey bir kısmı bu tür insanları takip etmek, sorunlarını dinlemekle geçti.

Bu yazı toplam 195 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Tuncer Altunbulak Arşivi