SANATIN ZİRVESİ: PİCASSO’NUN HOROZU
Ben köylü çocuğuyum. Gençliğim hayvanların arasında geçti. Koyunlarımızdan çok tavuklarımız vardı. Tavuk horozsuz olmaz; horozlarımız da vardı. Farklı farklı horozlar gördüm ama Picasso’nun resmettiği horoz gibi bir horoz görmedim. Onun yaşadığı ülkede belki bu cins horozlar vardır. Gagası ve ibiği, bacakları uzun, kapkara bir horoz resmetmiş. Sadece resmetmemiş; sıkıntılarını, bunalımlarını da resmetmiş. İnsana saldıracakmış gibi duruyor. Yani horozun yalnız görüntüsünü vermemiş, psikolojik durumunu da aksettirmiş. Saldırganlığı, efeliği, bönlüğünü de vermiş. İnsan dikkatle izleyince psikolojisinin çok bozuk olduğunu görüyor.
Sevgili okurlar, ne derseniz deyin; horozun bu hâlini görünce bir tavuk için başka bir horozla dövüştüğünü düşündüm. Yani dövüşmüş ve yenilmiş. Yenilmişliği her hâlinden belli oluyor. Belki de Picasso’nun o anki psikolojisi bozuktu. Bu yüzden böyle bir horoz kurgulamış da olabilir. Resimden anlayanlar bilirler; ressamlar hayalperest ve kurgucudurlar. Horozun bu durumunu yüzlerce çeşit nedene yorabiliriz. Sahibi tarafından pataklanmış da olabilir, ressamın psikolojisi de bozuk olabilir. Yoksa durup dururken psikolojisi bozuk bir horozun resmini niye yapsın ki? Yaptığı bu resimle kendi bilinçaltındaki bastırılmış duygularını da dışavurmuş olabilir.
Olaya hangi gözle bakarsak bakalım, ressam yaptığı işi tüm derinlikleriyle anlatmış. Yani işin hakkını vermiş. Gerçekten de buna sanatın zirvesi derler.
Bu tür şeyler olabiliyor. Kimi okuyucularımın yazdığım yazıların içeriklerine farklı farklı anlamlar yüklediklerini biliyorum. Kendi duymak istediklerini duyuyor, görmek istediklerini görüyorlar. Horoz konusundaki yorumum benim psikolojik durumumdan da farklı olabilir. Baktığı şeyi herkes farklı görebiliyor.
Şimdi başka bir ressama geçelim. Ünlü ressam Albrecht Dürer’in dünyaca ünlü bir resmi, bir sanat dergisinde şu anda önümde duruyor. Yaptığı resim annesinin resmi. Bu resmi tam olarak yansıtabilmek için ressam bir yılını vermiş. Ben hayatımda bu kadar çirkin bir kadın görmedim. Adamın anasının resmini çirkin yapacak hâli yok ya; demek ki kadın gerçekten çirkinmiş. Çirkinlik ve güzellik kişiye göre değişir. Ben kesinlikle çirkin buldum.
Resme bakınca Yılmaz Güney geldi aklıma. Hani ona “Çirkin Kral” diyorlar ya; Yılmaz aslında çirkin falan değil. Bence dünyanın en güzel adamlarından birisi. Çirkinlik ve güzellik, bakan insanlara göre değişiyor.
Bir de İtalyan ressam Guido Reni var. Bu adam da Hz. İsa’nın çarmıhtaki resmini yapmış. İsa’nın o andaki çektiği bütün acıları gerçekten resme yansıtmış. Resme bakınca, ellerine çakılan çivilerin acısıyla “Ah, oh!” dediğini insan hissediyor.
Sevgili okurlar, şimdi sizi başka bir ressama, yine dünyaca ünlü Raffaello Sanzio’nun Hz. Meryem’in resmini yaptığı bir portreye götüreceğim. Ressam, Hz. Meryem’in kucağındaki bebeğe bakışını öyle bir yansıtmış ki resme, insan hem bebeğin hem de Meryem’in gerçekten resimde canlı olduklarını sanıyor. Çocuğa bakışlarındaki sevgiyi, nezaketi, hilesizliği ve doğallığı görmemek mümkün değildir. Ressam, kadın duyarlılığını gerçekten tüm incelikleriyle resmine yansıtmış.
Ünlü Rus yazarı Çernişevski, “Sanat hayatın ders kitabıdır.” demiş. Bu adam, 1917 Bolşevik Devrimi’nin ilk kültür bakanıdır. Halkın sosyal ve kültürel gelişmesindeki sanatın yerini tartışan en önemli düşünürlerden biridir. Mesela tiyatro için, “Tiyatronun insana verdiği tadı, lezzeti hiçbir şey vermez.” demiş. Tiyatro ve resim sanatı bir tür mekteptir. Orada göremediğimiz, hayalini kuramadığımız pek çok şeyi görebiliriz.
Sevgili okurlar, gerçekten de öyledir. Ben okuduğum birçok kitapta kimi insanların farklı nedenlerden dolayı asıldığını okumuştum. Ama idamın nasıl bir şey olduğunu ilk defa izlediğim bir tiyatro eserinde görmüştüm. Sağa sola gitmenin çok fazla bir önemi de yok. Hz. İsa’nın çarmıhtaki resmi, idam edilenlerin psikolojisini zaten tüm detaylarıyla vermektedir. Hz. İsa’yı ellerinden ve ayaklarından çivilerle bir odun parçasına mahkûm eden insanlığı eleştiriyorum.
Tiyatro, halkımıza emperyalistler tarafından kötü bir şey gibi anlatılmıştır. Bu yüzden de halk olarak okuma, yazma ve düşünme reflekslerimiz olmadığı gibi, tiyatro izleme refleksimiz de yok. Tiyatronun en önemli tarafı, halkın kendi kusurlarını görebilmesidir. Mesela Molière’in eserlerinde cimriliğin nasıl bir şey olduğunu görmemek elde değildir.
Tiyatro denince benim aklıma ünlü Rus yazarı Gogol’ün dünyaca ünlü Müfettiş isimli eseri gelir. Müfettişlerin nasıl bir görev yaptıklarını ben bu eseri okuyunca öğrendim. Gerçekten de benim için tiyatro, ibret alınacak bir sanattır. Halkın kalbine, vicdanına ve beynine hitap eder. Tiyatro izlemediğimiz için bu tür sanatların etkilerini de bilmiyoruz.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.