Tuncer Altunbulak

Tuncer Altunbulak

ÇOK EKMEK, AZ YEMEK

ÇOK EKMEK, AZ YEMEK

Beni her şey etkiler. Yoksulların neden ve nasıl yoksul olduklarını, zenginlerin yani kaymak tabakanın nasıl zenginleştiklerini öğrenmek epey zamanımı aldı. Hayatımda en çok da Aydınlanma Çağı’nı, yani Rönesans ve Reform hareketlerini düşünmüşümdür. Bu yüzden konuya ilişkin onlarca eser okumuş sayılırım.

Herkesten daha fazla merak ettiğim önemli konulardan biri de mutluluk ve mutsuzluk konusudur. Cinselliğin bu konuya etkisinin olup olmadığını Freud’u okuyarak az da olsa öğrenmiş sayılırım. Bu konular, tüm insanlığı ilgilendiren evrensel konulardır. Bilim insanları yüzyıllardır bu konuları aydınlatmak için uğraşmaktadır.

Sevgili okurlar, “Bu konuları düşünmeyen, merak etmeyen insan var mı?” derseniz; hem de milyonlarca. Çoğunluğu da ne yazık ki bizim ülkemizdedir. Gel de sokaklarda yatıp kalkanları düşünme… Neden sokaklara düştüklerini düşünme… Çocuklarının cebine harçlık koyamayanları ya da beslenme çantalarına bir yumurta veya bir domates koyamayanları düşünme… Hayat pahalılığı yüzünden evlenemeyenleri, evlenenlerin de altı ay ya da bir yıl geçmeden boşanmalarının nedenini gerçekten düşünmek lazım. Daha yüzlerce konu var; ama yine de beni en çok etkileyen konu ekmektir.

Ekmeğe yapılan her zammı sırtıma vurulmuş bir sopa gibi hissederim. Zenginler için hiçbir önemi olmayan bu konu, yoksullar için en önemli, en hayati konudur. Toplum olarak yemeği az, ekmeği çok yiyen bir toplum olduğumuz bilinir. Sebebi gayet açık ve nettir. Yoksul toplumlar beslenmek için değil, karınlarını doyurmak için yerler. Bunun da yolu ekmeği çok yemekten geçer. Yani sağlıklı beslenmek değil, ayakta durabilmek için karnımızı doyurmaya çalışırız. Zenginlerin yüzde doksanı ekmeğin fiyatını bile bilmez.

İşte bu öykü, ekmek yiyenlerle ekmek yemeyenlerin öyküsüdür. Zekâyla, hoşgörüyle ve düşünmeyle doğrudan ilişkilidir. Bu öykünün başkahramanı benim. Zaman zaman yazdığım gibi, öykünün geçtiği zaman 1967 yıllarıdır. O zaman ekmek, bugünkü gibi 200 gram değil; bir kiloluktu ve en kaliteli undan yapılırdı. Yüz metre uzaktan ekmeğin o mis gibi kokusunu alırdık.

Bence tarih, ekmeğin kazanılma mücadelesinden başka bir şey değildir ve bu mücadele insanoğlunun en onurlu mücadelesidir. Kokusuna, hamuruna, mayasına ve pişirenine kurban olurum. Benim için yaşamdaki en değerli şey hep ekmek olmuştur.

Değerini ortaokul sıralarında daha çok hissettim. Ortaokulun birinci sınıfını Zonguldak’ın Bartın kazasında okudum. O zamanlar okullara yakın, öğrencilere tabldot yemeği veren lokantalar vardı. Ben de öğle yemeklerimi böylesi bir lokantada yerdim. Doğal olarak, anlattığım gibi çok ekmek, az yemek yediğim için bir süre sonra lokantanın sahibiyle ciddi ciddi tartışmıştık. Kısa süre sonra lokantacı bana gıcık olmaya başlamıştı. Öyle ki resmen yüzüme, “Bir kuru fasulyeyle iki ekmek yiyorsun.” demişti.

Adama söyleyecek bir şey yoktu; çünkü doğru söylüyordu. Gerçekten çok yemek yiyordum. Karnımı doyurmak için sadece yemek yemiş olsaydım, o zamanlar yemek de şimdiki gibi kıt değildi. Adam kuru fasulyeyi kocaman bir tabakta veriyordu. İçinde gerçekten insanın sağlıklı besleneceği kadar et bile olurdu.

Ben bir köylü çocuğuyum. Yıllarca yoksulluğunu çektiğim yemeklere kavuşmuş olmanın büyük mutluluğunu yaşıyordum. Gerçekten karnım doysa bile gözüm doymuyordu. O günler gençtim. Bugün o gün yediklerimin binde birini bile yiyemem.

Birkaç gün sonra lokantanın sahibi esprili bir dille, “Sana ekmek yetiştirmekte zorlanıyorum.” deyince işin şirazesi kaçmıştı. Ben de onu eşine şikâyet ettim. Kadın, “Bir daha sana böyle şeyler söylerse sen de ona, ‘Sen kendine bak. Milyonluk serveti kumara vermişsin, gelmişsin benim yediğim bir dilim ekmekle uğraşıyorsun.’ de.” dedi.

Bu sözleri söyleyince gerçekten de adam bir daha “Çok yiyorsun, az yiyorsun.” lafını etmez oldu. Eşi gerçekten harika ve hamarat bir kadındı. Amcamın beni evinden kovduğunu ona anlatınca, yine okula yakın, genelde öğrencilerin kaldığı bir yurt buldu ve beni oraya yazdırdı.

Sevgili okurlar, işte böyle… Sık sık sözünü ettiğim paylaşmayı, ortak iş yapma sorumluluğunu o günlerde, 13-14 yaşında kaldığım o yurtta öğrendim. O zaman da kötü insanlar vardı; ama iyilerin yanında solda sıfır kalıyorlardı. Kolektif yaşama olan sevgim ve ilgim o günlerden kalmadır.

Hani “ekmek yemeyenler”, “ekmeğin fiyatını bilmeyenler”, “kaymak tabaka” diyorum ya; elbette ki onların yemelerini, rahat ve insan gibi yaşamalarını eleştirmiyorum. Bu ülkede yaşayan herkesin gerçekten sağlıklı yaşaması gerekir. Bu, bütün yurttaşlarımızın hakkıdır. Bu ülkede yaşayan herkesin, zenginlerin olduğu kadar beslenme ve eğitim hakkı vardır. Mutlu ve sağlıklı yaşamanın yolu, sağlıklı beslenmeden geçmektedir.

Bu yazı toplam 345 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Tuncer Altunbulak Arşivi