BİR DÜZEN ÇÖKÜYOR
Son zamanlarda bu ülkede yaşananları biraz farklı bir gözle değerlendirmeye çalışıyorum.
Ekonomiyi rakamlarla değil de insanların davranışları üzerinden okumaya çalışınca ortaya ilginç bir tablo çıkıyor.
Türkiye'de yıllardır aşağı yukarı aynı hayat planı vardı.
Bir işe gir.
Çalış.
Maaşını al.
Mümkünse iyi bir şirkette yıllarca kal.
Evini al, arabanı al.
Çocuklarını okut.
Bir miktar para biriktir.
Emekli olunca da belki bir yazlık alır, rahat edersin.
Milyonlarca insanın hayat planı üç aşağı beş yukarı buydu.
Fakat yüksek enflasyon sadece fiyatları artırmadı.
Bu hayat planını da bozdu.
Bugün birçok insan, "Asgari ücretle çalışacağıma hiç çalışmam" diyor.
Bir başkası, "Ben bu parayı dışarıdan birkaç iş yaparak zaten kazanırım, neden her sabah işe gideyim?" diye düşünüyor.
Kimi küçük bir dükkân açıyor.
Kimi kafe, restoran işine giriyor.
Kimi memleketine dönüp tarımla uğraşmayı düşünüyor.
Kimi günlük işlere gidiyor.
EYT'den emekli olanların önemli bir kısmı ise emekli maaşını cebine koyup yeniden çalışmaya başladı.
Yani maaşlı çalışma düzeninde ciddi bir kırılma var.
İşin ilginç tarafı, işveren de memnun değil, çalışan da.
İşveren, "Bu maaşları nasıl ödeyeceğim?" diyor.
Çalışan, "Bu maaşla nasıl yaşayacağım?" diyor.
Aynı maaş bir tarafa pahalı, diğer tarafa ucuz geliyor.
Bence Türkiye ekonomisinin en önemli sorunlarından biri tam olarak burada başlıyor.
Çünkü mesele artık sadece ücret meselesi değil.
İnsanlar emeğini maaş karşılığında satmanın kendileri için mantıklı olup olmadığını sorgulamaya başladı.
Bu küçümsenecek bir değişim değil.
Sanayici personel bulamıyor.
Bulduğunu tutmakta zorlanıyor.
Çalışan ise maaşının birkaç ay içerisinde eridiğini gördüğü için uzun vadeli plan yapamıyor.
O zaman kendi işini yapmayı deniyor.
Fakat bu defa o da yanında çalıştıracak insan bulamıyor.
Garip bir döngünün içine girdik.
Bir tarafta iş arayan insanlar var.
Diğer tarafta eleman arayan şirketler var.
Ama ikisi birbirini bulsa bile ücret konusunda anlaşamıyor.
Belki de yüksek enflasyonun topluma verdiği en büyük zararlardan biri budur.
Paranın değerini bozarken emeğin değerini de belirsizleştiriyor.
İnsan ne için çalıştığını bilmek ister.
Bugün fedakârlık yapıp yarın daha iyi yaşayacağına inanmak ister.
Yirmi yıl çalıştığında elinde bir şey kalacağını görmek ister.
Çünkü kapitalist sistemin çalışanlara sunduğu en önemli vaatlerden biri buydu:
Çalışırsan kazanırsın.
Biriktirirsen sahip olursun.
Yıllarca emek verirsen sonunda daha rahat yaşarsın.
Peki insan çalışıyor ama ev alamıyorsa?
Araba almak her geçen yıl zorlaşıyorsa?
Biriktirdiği para birkaç ay içerisinde değer kaybediyorsa?
Emekli olduğunda aldığı maaş hayatını sürdürmeye yetmiyorsa?
O zaman insan doğal olarak soruyor:
Ben neden bu düzenin içinde kalayım?
Bence bugün yaşadığımız kırılmanın altında biraz da bu soru yatıyor.
Ve bunun sanayi açısından ciddi sonuçları olabilir.
Türkiye'nin önündeki en büyük meselelerden biri enflasyonu yalnızca rakamsal olarak düşürmek değil, insanlara yeniden uzun vadeli hayat planı yaptırabilmektir.
Çalışanın yeniden, "Çalışırsam hayatımı kurabilirim" diyebilmesi gerekiyor.
İşverenin de, "Üretirsem, yatırım yaparsam, istihdam yaratırsam para kazanabilirim" diyebilmesi gerekiyor.
Bunlardan yalnızca biri kazanırsa sistem çalışmaz.
İşveren sürekli kazanıp çalışan fakirleşirse bir süre sonra çalışacak insan bulamaz.
Çalışanın maliyeti sürekli yükselirken işletmeler para kazanamazsa bu kez fabrikalar kapanır.
Fabrika kapanınca çalışan da işini kaybeder.
Sonunda herkes kaybeder.
Türkiye'nin sanayisini kaybetme lüksü yok.
Tarım elbette çok önemli. Hatta yıllardır ihmal ettiğimiz tarımı yeniden ayağa kaldırmak zorundayız.
Ama tarım ile sanayiyi birbirinin alternatifi gibi görmek de yanlış.
Gelişmiş bir ülke hem üretir, hem işler, hem satar.
Sanayisini kaybeden ülke giderek ithalata bağımlı hale gelir.
İthalata bağımlı hale gelen ülke ise başka ülkelerin ürettiğine, fiyatına ve parasına bağımlı olur.
Üstelik üretim kültürü bir kere kaybolduğunda yeniden oluşturmak kolay değildir.
Bir fabrikayı kapatmak birkaç ay sürer.
Ama o fabrikanın ustasını, mühendisini, operatörünü, tedarikçisini, müşterisini ve yıllar içinde oluşmuş bilgi birikimini yeniden oluşturmak belki on yıllar alır.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin ekonomik mücadelesini yalnızca faiz, kur, borsa veya asgari ücret tartışmasına sıkıştırmamak gerekiyor.
Asıl mesele şu:
Bu ülkede çalışan, çalıştığının karşılığını alacak mı?
Üreten, ürettiğinin karşılığını alacak mı?
Yatırım yapan önünü görebilecek mi?
Gençler gelecek planı yapabilecek mi?
İnsanlar yeniden biriktirebilecek mi?
Bir maaşla hayat kurulabilecek mi?
Bunların cevabı "hayır" olmaya devam ederse mesele ekonomik olmaktan çıkar, toplumsal hale gelir.
İşte tam burada siyaset ve hukuk devreye giriyor.
Çünkü ekonomi yalnızca parayla yönetilmiyor.
Güvenle yönetiliyor.
İnsan yatırım yaparken hukuk sistemine güvenmek ister.
Çalışırken yarınına güvenmek ister.
Parasını bankaya koyarken ülkesine güvenmek ister.
Genç bir insan on yıl sonrasını düşündüğünde burada kalmanın ve çalışmanın anlamlı olduğuna inanmak ister.
Bunun için hukuk sisteminin herkese eşit işlemesi gerekiyor.
Siyasetin de önce kendisini onarması gerekiyor.
Çünkü siyasi partilerin seçimden önce söyledikleriyle iktidara geldikten sonra yaptıkları arasındaki fark büyüdükçe toplumun siyasete olan güveni de azalıyor.
Siyasetçinin önce kendisini, çevresini veya bir sonraki seçimi değil, ülkenin on yıl sonrasını düşünmesi gerekiyor.
Popülizmle insanlara birkaç aylık mutluluk satın alabilirsiniz.
Maaşı artırırsınız.
Krediyi açarsınız.
Parayı dağıtırsınız.
Bir süre herkes rahatlar.
Ama üretmeden dağıtılan her refahın faturası sonunda yine aynı insanların önüne gelir.
Bizim artık kısa süreli mutluluklara değil, kalıcı refaha ihtiyacımız var.
Çalışanın da kazanacağı, işverenin de kazanacağı, çiftçinin de üreteceği, sanayicinin de yatırım yapacağı bir düzen kurmak zorundayız.
Bunun yolu da sürekli bir tarafı diğerine düşman etmekten geçmiyor.
Çalışan ile patronu, çiftçi ile sanayiciyi, zengin ile fakiri birbirinin düşmanı haline getirerek bir ülke zenginleşmez.
Çünkü aynı geminin içindeyiz.
Bir tarafın batması diğer tarafın zaferi olmayacak.
Sonunda hepimiz batacağız.
Belki de bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan ekonomik programın en basit cümlesi şudur:
Herkes kazanacak ki ülke kazansın.
Ama bunun için önce insanların yeniden çalışmanın, üretmenin, yatırım yapmanın ve biriktirmenin anlamlı olduğuna inanması gerekiyor.
Çünkü kaybettiğimiz yalnızca paranın değeri değil.
Çalışarak bir hayat kurulabileceğine dair inancımız.
Ve bana göre asıl tehlike de burada başlıyor.