70'LERDE İSTANBUL
Benimde çocukluğumun geçtiği 1970’lerin İstanbulu şimdi sadece anılarda yaşamakta.
Eski Galata Köprüsü’nün altındaki balıkçı dumanlarının, Beyoğlu’nun o vakur ama yorgun binalarına karıştığı bir dönemdi 1970’ler... İstanbul, bugün bildiğimiz o devasa metropole dönüşmeden hemen önceki "son büyük durak" gibiydi. Hem çok zarif hem de çok sancılı; bir yanıyla Avrupa kokan, diğer yanıyla Anadolu’nun göç dalgalarıyla hırçınlaşan bir şehir.
Şehir o yıllarda, henüz gökdelenlerin silueti esir almadığı, Boğaz’ın lacivert sularına betonun bu kadar cüretkâr sokulmadığı bir kış bahçesini andırır. Ancak bu zarif görüntünün altında, toplumsal bir fay hattı her gün biraz daha gerilmektedir. Haydarpaşa’nın merdivenlerinden elinde tahta valiziyle inen ve denizi ilk kez gören o mahzun bakışlar, İstanbul’un o güne kadarki aristokratik ve kozmopolit yapısını ağır ağır dönüştürmeye başlamıştır. Bir yanda İstiklal Caddesi’nde kravatsız gezmeyi nezaketsizlik sayan eski kuşak, diğer yanda şehrin çeperlerinde yükselen gecekondu mahallelerinde kendine yer açmaya çalışan, umudunu sanayiye ve fabrikalara bağlamış yeni bir nüfus...
Bu dönemde İstanbul, sadece bir yerleşim yeri değil, devasa bir sahnedir. Sinemanın kalbi Yeşilçam, Beyoğlu’nun o nemli pasajlarında ve arka sokaklarındaki yazıhanelerde atar. İnsanlar, Taksim’deki görkemli salonlarda Türkan Şoray’ın buğulu bakışlarında ya da Cüneyt Arkın’ın kahramanlıklarında kendi hayatlarının tesellisini ararlar. Sanat henüz dijitalin soğukluğuna teslim olmamıştır; sokaklarda satılan fotoromanlar, gazino kapılarındaki ışıklı afişler ve mahalle aralarındaki yazlık sinemalar hayatın tam merkezindedir. Müzik ise tam bir kültürel kırılmanın eşiğindedir. Bir yanda Anadolu Rock’ın o gür ve protest sesi Barış Manço ve Cem Karaca ile yükselirken, diğer yanda şehrin yeni sahiplerinin hüznünü haykıran Arabesk, radyo dalgalarından ve dolmuş teyplerinden sokaklara taşar.
Yaşamın ritmi, bugünkünden çok daha ağır ama bir o kadar da içtendir. Duraklarda beklenen o gürültülü troleybüsler, sokak aralarında toz kaldıran yerli üretim Anadol’lar ve Boğaziçi Köprüsü’nün henüz taze olan heyecanı şehre modern bir çehre kazandırmaya çalışır. Fakat bu modernleşme çabası, siyasi kutuplaşmanın ve ekonomik darboğazın gölgesinde kalır. Yağ kuyrukları, tüp sırasındaki bekleyişler ve erkenden kararan sokak lambaları, 70’lerin o kendine has melankolizmini oluşturur. Komşuluk ise o yılların en büyük kalesidir; bir fincan kahvenin hatırı henüz eskimemiş, veresiye defterleri mahalle bakkalının çekmecesinde güvenin simgesi olarak kalmıştır. İnsanlar akşamları evlerine çekildiğinde tek kanallı televizyonun başında toplanır, siyah-beyaz bir dünyada ortak bir kederi ve sevinci paylaşırlar. 1970’ler İstanbulu, aslında koca bir şehrin hem büyüdüğü hem de çocukluk masumiyetini kaybettiği, sancılı ama unutulmaz bir büyüme hikâyesidir.
Özetle İstanbul 70'lrede başka güzel ve özeldi.