GAZETECİLİĞİN İKİ YÜZÜ
Gazetecilik, tarihsel süreç içerisinde her zaman "iktidarın denetçisi" ve "halkın vicdanı" olma görevini üstlenmiştir. Ancak günümüz Türkiye’sinde mesleğimizin geldiği nokta hem bir kahramanlık destanını hem de derin bir etik çöküşü aynı anda barındırmaktadır. Bugün ülkemizde gazetecilik, gerçekleri eğip bükmeden söyleyenlerle, hakikati bir kenara itip kişisel ikbali için sessizliği seçenlerin keskin ayrımıyla karşı karşıyadır.
Bir tarafta, mesleğinin evrensel ilkelerine sadık kalarak sadece doğruları yazan, çizen ve toplumun aksayan yönlerini objektif bir şekilde dile getiren gazeteciler bulunmaktadır. Bu isimler, herkesin gözü önünde çok ağır bir baskı çemberine alınmış durumdadır. Sırf yazdıkları bir haber, paylaştıkları bir belge ya da dile getirdikleri bir eleştiri yüzünden adliye koridorlarında ömür tüketen, hapis cezalarıyla susturulmaya çalışılan ve demir parmaklıklar ardında bedel ödeyen bu kalemler, aslında toplumun nefes borusudur. Onların ödediği bedel, halkın haber alma özgürlüğünün bedelidir.
Öte tarafta ise, mesleğin onurunu hiçe sayan, "suya sabuna dokunmayan" ve halk arasında "tatlı su gazetecisi" olarak nitelendirilen bir zümre türemiştir. Bu kişilere gazeteci demek, ömrünü gerçeğe adamış isimlere yapılabilecek en büyük hakarettir. Bu kitle, ülke gerçeklerine karşı kafasını kuma gömmüş, halkın çektiği ekonomik ve sosyal sıkıntıları görmezden gelerek sadece kendi konforunun peşine düşmüştür. Onlar için gazetecilik; lüks sofralarda bedava yemek yemek, davetlerde boy göstermek ve gezip tozmaktan ibarettir. Ellerindeki kalemi bir güç devşirme aracı olarak kullanan bu figürlerin tek derdi, gemilerini yürütecek rüzgârı kaybetmemektir.
Bu trajik tablonun en düşündürücü yanı ise, meslek onurunu koruması gereken bazı meslek kuruluşlarının takındığı tavırdır. Gazetecilerin uğradığı haksızlıklara, hukuksuz tutuklamalara ve sansür mekanizmalarına karşı sesini çıkarmayan, tepki göstermeyen bu yapılar, tarafsızlık adı altında sessiz kalarak aslında baskı düzeninin yanında saf tutmaktadırlar. Bu kuruluşlar, gazetecilik camiasının içine sızmış birer "Truva atı" gibi hareket ederek, mesleğin dayanışma ruhunu içten içe kemirmektedirler. Kendi meslektaşları mağdur edilirken kör ve sağır taklidi yapan bir yapının, gazeteciliği temsil ettiğini iddia etmesi tam bir ironidir.
Sonuç olarak; kalemini kiralayanların, haksızlık karşısında susanların ve kişisel menfaatlerini memleket gerçeklerinin önüne koyanların devri elbet bir gün sorgulanacaktır. Ancak ne pahasına olursa olsun mesleğini onuruyla yapan, kalemini satmayan, her türlü baskıya rağmen hukuksuzluklara karşı yüreklice yazan ve çizen gerçek gazeteciler, tarihin akışında her zaman saygıyla anılacaktır. Kalemini namusu bilen tüm onurlu meslektaşlarımıza selam olsun.