Cengiz Akgün

Cengiz Akgün

ROBİNSON CRUSOE’YU YENİDEN OKUMAK

ROBİNSON CRUSOE’YU YENİDEN OKUMAK

Robinson Crusoe kitabını kaç kere okudum anımsamıyorum fakat her okuduğumda büyük keyif aldığımı söyleyebilirim.

Kitabı sadece içeriğinin yanısıra birde farklı şekilde ele almamız gerekir diye düşünüyorum.

Robinson Crusoe, yayımlandığı 1719 yılından bu yana sadece bir macera romanı olarak değil, insanın doğayla ve kendi varlığıyla girdiği büyük mücadelenin manifestosu olarak okunur. Daniel Defoe’nun bu ölümsüz eseri, ıssız bir adada geçen 28 yılın hikayesini anlatırken aslında modern insanın "inşa etme" tutkusunu ve yalnızlıkla olan imtihanını mercek altına alır.

Crusoe, adaya düştüğünde elinde kalan tek şey umutsuzluk değildir; o, yanına Aydınlanma Çağı’nın rasyonel aklını da almıştır. Diz çöküp mucize beklemek yerine, gemi enkazından kurtarabildiği her parçayı bir medeniyet kurma aracına dönüştürür. Takvim tutar, günlük yazar, evcilleştirir ve eker. Onun bu çabası, kaosun ortasında düzen kurma arzusunun en somut örneğidir. Bugünün dünyasında, her şeyin hızla tüketildiği ve anlamını yitirdiği bir dönemde Crusoe’nun sabrı, bize emeğin kutsallığını yeniden hatırlatır.

Ancak kitabın en derin sularına indiğimizde, karşımıza "yalnızlık" kavramı çıkar. Crusoe, dış dünyadan tamamen kopmuş bir haldeyken kendi iç sesiyle baş başa kalır. Modern insan, kalabalıklar içinde yalnızlaşırken Crusoe, mutlak yalnızlığın içinde kendini keşfeder. Vicdanıyla, inancıyla ve hatalarıyla yüzleşir. Onun adadaki serüveni, fiziksel bir hayatta kalma savaşından ziyade, ruhsal bir arınma yolculuğuna dönüşür.

Elbette eseri bugünün etik değerleriyle okuduğumuzda, Crusoe’nun Cuma ile olan ilişkisindeki o sömürgeci ve üstenci tavrı fark etmemek imkansızdır. Kendi dilini ve kültürünü tek mutlak doğru olarak gören bu anlayış, o dönemin Avrupa merkezli bakış açısının bir yansımasıdır. Bu yönüyle kitap, hem insanın yaratıcılığını öven bir destan hem de Batı’nın dünyayı "ehlileştirme" hırsının bir belgesi niteliğindedir.

Sonuç olarak Robinson Crusoe, bize her birimizin aslında kendi "ada"mızda yaşadığımızı fısıldar. Hayatın getirdiği fırtınalar bizi kıyıya vurduğunda, elimizde kalan o ham kişilikle ne yapacağımız asıl meselemizdir. Crusoe’dan öğreneceğimiz en büyük ders; insanın her şartta yeniden başlayabileceği, üretebileceği ve en ıssız sessizlikte bile kendi anlamını bulabileceğidir. Belki de hepimiz, her gün biraz daha daralan kendi zihinsel adalarımızda, Crusoe’nun o bitmek bilmeyen azmine ve inşa etme gücüne ihtiyaç duyuyoruz.

Okumanzı tavisye ederim.

Bu yazı toplam 257 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
Cengiz Akgün Arşivi