BİR ÜLKE TASARIMI 2: Devrimler Neden Devam Etmedi?
Bir önceki yazıyı şu soruyla bitirmiştik: Tamamlanamayan bir Cumhuriyet’te mi yaşıyoruz, yoksa tamamlamayı sürdüremeyen bir toplumda mı?
Bu sorunun peşinden gitmek için şimdi biraz daha net konuşmak gerekiyor. Çünkü mesele çoğu zaman yanlış yerden tartışılıyor. Genellikle şöyle deniyor: “Bazı devrimler yarım kaldı.” Oysa belki de asıl mesele bu değil. Belki mesele, yapılanların yarım kalmasından çok, devam ettirilememesiydi.
Bir ülkeyi dönüştürmek, tek seferlik bir hamleyle olmaz. Reform dediğimiz şey bir başlangıçtır. Ama asıl belirleyici olan, o başlangıcın sürekliliğe dönüşüp dönüşemediğidir. Eğitimde bir adım atarsınız, onu kuşaklar boyunca beslemezseniz anlamını yitirir. Bir kurum kurarsınız, onu koruyacak kültürü oluşturmazsanız yalnızlaşır. Bir fikir ortaya koyarsınız, onu taşıyacak toplumsal zemin yoksa zamanla silinir.
Bu yüzden “devrim” dediğimiz şey aslında bir an değil; bir süreklilik meselesidir. Türkiye’nin hikâyesi ise tam burada kırılıyor. Çünkü bizde neredeyse her şey bir başlangıçla anılıyor, ama çok az şey bir devam hikâyesine dönüşebiliyor. Her nesil, kendinden öncekini ya reddederek ya da görmezden gelerek yola çıkıyor. Her dönem, kendi doğrusunu yeniden tanımlıyor. Ve böylece birikim, üst üste eklenmek yerine sık sık sıfırlanıyor.
Ortaya şu çelişkili tablo çıkıyor: Hep yeniden başlayan ama bir türlü derinleşemeyen bir modernleşme.
Bunu en net eğitimde görüyoruz. Sistem sürekli değişiyor ama hiçbir değişiklik uzun vadeli bir istikrara dönüşemiyor. Müfredatlar yenileniyor ama öğrenme kültürü kalıcılaşmıyor. Okullar çoğalıyor ama ortak bir zihinsel hedef oluşmuyor. Yani yapı var, ama yön yok.
Aynı durum kurumlar için de geçerli. Bir dönem büyük umutlarla kurulan yapılar, başka bir dönemde yalnız bırakılabiliyor. Kurumsal hafıza dediğimiz şey kişilere bağlı hale geliyor. O kişi gidince, bilgi de gidiyor, deneyim de, süreklilik de… Bu yüzden bizde birçok şey kuruluyor ama az şey kurumsallaşıyor.
Peki neden?
Bu sorunun tek bir cevabı yok. Ama birkaç ihtimal etrafında düşünmek mümkün: Sürekliliği sağlayacak ortak bir toplumsal mutabakatın zayıflığı. Kurumların, kişilerin gölgesinde kalması. Ve belki de en önemlisi, uzun vadeli düşünme alışkanlığının yerleşmemesi.
Çünkü süreklilik sabır ister. Devam etmek, ilk adımı atmaktan daha zordur.
Bugün şehirlerimize baktığımızda bu kesintinin izlerini görmek mümkün. Kütüphaneler var ama süreklilikle beslenen bir okuma kültürü yok. Kültür merkezleri var ama kalıcı üretim yerine dönemsel etkinlikler öne çıkıyor. Eğitim kurumları var ama ortak bir yön duygusu zayıf. Yani sorun eksiklikten çok, devam edememek.
Belki de bu noktada soruyu yeniden kurmak gerekiyor: Sorun gerçekten devrimlerin tamamlanmaması mıydı, yoksa o devrimleri gündelik hayatın doğal bir parçasına dönüştürememek mi? Çünkü bir fikir ancak tekrarlandıkça, yaşandıkça ve aktarılabildikçe kalıcı olur. Aksi halde her kuşak aynı yolu yeniden yürümek zorunda kalır.
Belki de bu yüzden bugün hâlâ aynı tartışmaların içindeyiz. Aynı başlangıçları tekrar ediyor, aynı soruların etrafında dönüyoruz. Ve her seferinde şunu unutuyoruz: Bir ülkeyi ileri taşıyan şey büyük başlangıçlar değil; o başlangıçları sürdürebilme iradesidir.