SESSİZLİĞİN BEDELİ
Günümüz dünyasında, çevremizde olup bitenlere karşı geliştirilen en tehlikeli reflekslerden biri "kayıtsızlık" haline geldi. Toplumsal bir uyuşma hali, sanki görünmez bir sis gibi zihinlerimizi sarmış durumda. Sokaktaki adaletsizliğe, komşunun uğradığı haksızlığa ya ama doğanın talanına karşı başımızı çevirip yolumuza devam etmeyi bir "hayatta kalma stratejisi" sanıyoruz.
Oysa bu sessizlik, aslında kendi sonumuzu hazırladığımız bir hapishanenin duvarlarını örmekten başka bir şey değil.
Halk arasında sıkça kullanılan "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" ya da "Her koyun kendi bacağından asılır" gibi deyimler, bireysel kurtuluşu bencillikte arayan bir anlayışın ürünüdür. Ancak unutulan bir gerçek var: O yılan, beslendiği sürece büyüyecek ve elbet bir gün kapınızı çalacaktır. Toplumsal vicdanın sustuğu yerde, adaletsizlik bulaşıcı bir hastalık gibi yayılır.
Gerçek bir onur ve erdemlilik, sadece kendi çıkarlarımızı değil; her canlının yaşam hakkını, mazlumun ahını ve toplumun ortak huzurunu dert edinmeyi gerektirir. Zulme karşı yükseltilmeyen her ses, aslında o zulme verilmiş zımni bir onaydır.
Tarih, bu kayıtsızlığın bedelini en ağır şekilde ödeyenlerin hikayeleriyle doludur. Nazi Almanyası dönemini iliklerine kadar yaşayan Alman teolog Martin Niemöller'in o meşhur şiiri, bugün içine düştüğümüz durumu en çarpıcı şekilde özetler:
"Önce komünistleri götürdüler, ses çıkarmadım; çünkü komünist değildim. Sonra sosyalistleri götürdüler, ses çıkarmadım; çünkü sosyalist değildim. Sonra sendikacıları götürdüler, ses çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri götürdüler, ses çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiklerinde, benim için ses çıkaracak kimse kalmamıştı."
Niemöller’in bu sözleri, sessiz kalmanın aslında bir savunma değil, bir teslimiyet olduğunu anlatır. Başkasına yapılan haksızlığa göz yummak, o haksızlığın bir gün bize de ulaşmasına davetiye çıkarmaktır.
Onurlu bir duruş, sadece kendimiz için değil, yaşamın kutsallığı adına her türlü saldırıya karşı "dur" diyebilmektir. Cesaret, korkusuzluk değil; korkuya rağmen doğruyu savunma iradesidir. Toplum olarak birbirimizin sesi, nefesi ve vicdanı olmak zorundayız.
Eğer bugün başkasının acısına "bana ne" dersek, yarın canımız yandığında etrafımızda sadece sağır edici bir sessizlik buluruz. Unutmayalım ki; haksızlık karşısında susanlar, en az haksızlığı yapanlar kadar o karanlığın ortağıdır.