ESKİMEYEN BİR ARAYIŞ: DEMOKRASİ
İnsanlık tarihi, temelde bir güç savaşıdır. Gücün kimde toplanacağı, nasıl paylaşılacağı ve en önemlisi, sıradan insanın bu güç karşısında nasıl korunacağı sorusu, binlerce yıldır zihnimizi meşgul ediyor.
Bugün gelin, tabelalarda sıkça gördüğümüz, siyasetçilerin dilinden düşmeyen ama derinliğini sık sık unuttuğumuz demokrasi kavramının dününe, bugününe ve en nihayetinde kendi evimizdeki, Türkiye’mizdeki son durumuna bakalım.
Kelime anlamıyla halkın yönetimi anlamına gelen demokrasi, antik Yunan kent devletlerinde, özellikle Atina’da doğduğunda bugünkünden çok farklıydı. Meydanlarda toplanan özgür erkekler, doğrudan el kaldırarak şehrin kaderini belirlerdi. Kadınların, kölelerin ve yabancıların dışlandığı bu kusurlu başlangıç, yüzyıllar içinde evrilerek büyüdü.
1215’te İngiltere’de kralın yetkilerini sınırlayan Magna Carta, 1789 Fransız İhtilali ile dünyaya yayılan özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganları ve 20. yüzyılda kadına seçme seçilme hakkının tanınmasıyla demokrasi, sadece bir yönetim biçimi olmaktan çıkıp bir yaşam kültürüne dönüştü. Bugünün modern dünyasında demokrasi; sadece sandığa gitmek değil; hukukun üstünlüğü, azınlık haklarının korunması, kuvvetler ayrılığı ve özgür bir basının varlığı demektir.
Bizim topraklarımızda demokrasinin kökleri batıdaki gibi saray basarak değil, tepeden tırnağa modernleşme arzusuyla atıldı. Tanzimat Fermanı, Meşrutiyet denemeleri derken, asıl büyük sıçramayı 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla yaşadık. Mustafa Kemal Atatürk’ün "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi, tebaadan vatandaşa geçişin en büyük manifestosuydu.
CHP'nin ve İsmet İnönü'nün büyük katkılarıyla 1946’da çok partili hayata geçişimizle birlikte sandık, Türk insanının adeta namusu, iradesini beyan ettiği en kutsal alanı oldu. Geçen zaman içinde yaşanan darbeler ise Türkiye'yi her anlamda sekteye uğrattı.
Türk halkının demokratik bilinci ve sandığa olan sadakati hâlâ çok yüksek. Dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde seçimlere katılım oranları yüzde 50’lerde sürünürken, ülkemizde bu oranların yüzde 80-85’lerin altına düşmemesi, halkın "Benim oyum hâlâ bir şeyleri değiştirebilir" inancının canlı kanıtıdır. Toplum, yerel ve genel seçimlerde iktidara da muhalefete de çok net, dengeli ve rasyonel mesajlar verebilme olgunluğuna sahip olduğunu defalarca kanıtladı.
Demokrasiyi sadece sandıktan ibaret gören sığ bir anlayışın pençesindeyiz. Kuvvetler ayrılığının (yasama, yürütme, yargı) zayıflaması, karar alma mekanizmalarının aşırı merkezileşmesi ve yargı bağımsızlığına yönelik haklı endişeler, demokrasimizin kurumsal kalitesini zedeliyor. Özgür tartışma zeminlerinin daralması, medyanın tek tipleşmesi ve sosyal medyadaki dezenformasyon yasaları, vatandaşın doğru bilgiye ulaşarak özgürce fikir beyan etmesini zorlaştırıyor.
Demokrasi, bir kez varılıp sonra yan gelip yatılacak bir son durak ya da bir tren istasyonu değildir.
Türkiye, muazzam toplumsal dinamizmi ile her türlü demokratik tıkanıklığı aşacak potansiyele fazlasıyla sahip. İhtiyacımız olan tek şey; ötekileştirmeyen bir siyaset dili, hukukun herkes için eşit işlediği bir adalet sistemi ve farklılıklara tahammül edebilme becerisidir.