Dışarıya Karşı Silahlanma, İçeride Demokratikleşme
Savaş maalesef başladı.
Mustafa Kemal Atatürk “Yurtta sulh, cihanda sulh” demişti. Onun söylediği ve yaptığı pek çok şeyin yıllar geçtikçe ne kadar doğru olduğu daha iyi anlaşılıyor. En kötü barış, en hafif savaştan iyidir.
Dikkat edelim; bu sözleri söyleyen kişi hayatının büyük bölümünü savaş meydanlarında geçirmiş bir askerdi. Bir ülkeyi yok oluşun eşiğinden kurtaran Kurtuluş Savaşı’nın lideriydi. Buna rağmen ortaya koyduğu en büyük ilke “barış” oldu.
Bu aslında büyük bir devlet aklının ifadesidir.
Çünkü savaşın ne olduğunu en iyi bilenler, barışın değerini en iyi anlayanlardır.
Bugün dünyaya baktığımızda ise başka bir gerçek karşımıza çıkıyor: emperyalizm.
Emperyalizm çoğu zaman kazanan tarafta görünür. Dün bir rejimi kuranlar, bugün aynı rejimi devirmeye çalışanlar olabilir. Dün desteklenen güçler bugün hedef haline gelebilir. Uluslararası siyasetin bu acımasız doğası değişmez.
Bu noktada bir kavramı netleştirelim.
Emperyalist; bir devletin kendi sınırlarını aşarak başka ülkeleri siyasi, ekonomik veya askeri yollarla kendi çıkarları doğrultusunda kontrol altına almaya çalışan yayılmacı güç demektir. Bu politikaların arkasında çoğu zaman ekonomik çıkarlar vardır: hammaddeye ulaşmak, yeni pazarlar bulmak ve siyasi nüfuz kurmak.
Aslında tanım çok açık.
Ve cevap sorunun içinde saklıdır. Emperyalizm demek sömürü demektir.
Eğer sömürülmek istemiyorsanız güçlü olmak zorundasınız.
Bir ülkenin potansiyelinin başkalarının kontrolüne girmesini istemiyorsanız satranç ustası gibi düşünmek zorundasınız. Sadece bugünü değil, on hamle sonrasını da hesaplayabilmelisiniz.
Devlet yönetimi tam olarak budur.
Türkiye son yıllarda savunma sanayisinde bağımsızlığını güçlendirmek için önemli adımlar attı. İnsansız hava araçlarından elektronik harp sistemlerine, füze teknolojilerinden savunma yazılımlarına kadar birçok alanda ciddi ilerleme kaydedildi.
Bu gelişmeler hâlâ devam ediyor.
Bugün sahip olduğumuz savunma teknolojileri sayesinde Türkiye birçok komşu ülkeye göre daha güçlü bir caydırıcılık kapasitesine sahip. Elbette eksiklerimiz vardır. Her ülkenin vardır. Ama elde edilen başarıları küçümsemek de gerçekçi değildir.
Teknoloji üretmek, savunma sistemleri geliştirmek ve bunları ihraç edebilir hale gelmek önemli bir aşamadır.
Bu başarı takdir edilmelidir.
Ama burada kritik bir nokta daha var.
Bir ülkenin gücü sadece silahlarından gelmez.
Silahlar sınırları korur, ama devletleri ayakta tutan şey toplumun devlete olan güvenidir.
İşte tam da bu yüzden güçlü devletlerin iki temel ayağı vardır: dışarıya karşı güçlü bir savunma kapasitesi ve içeride güçlü bir demokrasi.
Dışarıya karşı silahlanma, içeride demokratikleşme…
Gerçek güç bu dengenin kurulabilmesidir.
Özgür toplumlar daha üretken olur. Daha yaratıcı olur. Bilim üretir, teknoloji üretir, refah üretir. Devletine güvenen vatandaş, ülkesinin geleceği için daha çok çalışır.
Devlet ile toplum arasındaki güven bağı güçlü olduğunda ise o ülkeyi hiçbir güç kolay kolay sarsamaz.
Gerçek milli güvenlik yalnızca sınırları korumak değildir.
Gerçek milli güvenlik, vatandaşın kendini bu ülkenin eşit ve değerli bir parçası olarak hissetmesidir.
İşte bu nedenle güçlü Türkiye’nin yolu yalnızca dışarıya karşı silahlanmaktan değil, aynı zamanda içeride demokrasiyi güçlendirmekten geçer.
Bu iki gücü birlikte taşıyabildiğimizde gerçekten büyük bir devlet oluruz.
Bu sebeple inadına demokrasi, inadına hukuk demeye devam edeceğiz.
Ülkenin yönetimi bir bayrak yarışıdır. Yorulan, zamanı geldiğinde bayrağı yenisine devretmelidir. Yeni nesillere fırsat verilmeli, halka güvenilmeli ve seçilmişlere siyasi operasyon yapılmamalıdır.
Hiç ölmeyecekmiş gibi koltuğa yapışmamak gerekir. Halkın seçme ve seçilme özgürlüğüne ket vurulmamalıdır. Ülkenin yönetimi bir hanedan düzenine dönüştürülmemelidir.
Görevini tamamlayanlar ise kenara çekilmek yerine tecrübelerini yeni gelenlerle paylaşmalı, ülkenin devamlılığı için danışmanlık yapmalıdır.
Çünkü içeride birlik sağlanamazsa, ayrışma silahlanmanın önüne geçer. İnsanlar en yakınlarına bile güvenemez hale gelir.
Ulusalcı bir vatansever olarak, İran’da olduğu gibi kimin ajan kimin sadık olduğunun belli olmadığı bir sistemin oluşmaması için şu iki şeyi savunmaya devam edeceğiz:
İnadına demokrasi.
İnadına hukuk.
Sevgiler