Psikoloğa Gitmek Zayıflık Değil, Cesarettir
Yakın çevremde bir psikolog var.
Zaman zaman sohbet ederken bana hep aynı şeyi söyler:
“Sen aslında terapi sürecinden çok şey kazanırsın.”
İlk başta bunu bir cümle olarak duyup geçiyordum. Çünkü bizim toplumda psikoloğa gitmek hâlâ gereksiz görülüyor. İnsanlar hâlâ bunu bir “zayıflık göstergesi” sanıyor. Oysa gerçek tam tersi.
Geçen gün bana Kral Kaybederse dizisinden bir psikolog sahnesi izletti. Sahneyi aslında örnek olsun diye açmıştı. Fakat o birkaç dakikalık görüntü, bende beklemediğim bir etki yarattı.
Bir anda kafamda bir ışık yandı.
Bugüne kadar neden psikoloğa gitmediğimi o an fark ettim.
Ben yıllardır geçmişi kapatmayı alışkanlık hâline getirmişim. Yaşananları fazla kurcalamadan, üstünü örtüp “boş ver” diyerek ilerlemeyi seçmişim. Kendimce güçlü durduğumu düşünmüşüm.
Ama sonra şunu anladım:
Geçmişi kapatmak, sandığım gibi bir çözüm değilmiş.
Bazen geçmişi kapatmak, geleceği de kapatmakmış.
Çünkü insan, içinde biriktirdiği duyguları ve yaşanmışlıkları anlamadan ilerlediğini zannediyor. Ama aslında aynı döngülerin içinde dönüp duruyor.
Bazı konularda başarılı olduğumu biliyorum.
Fakat bazı konularda da kendimi yıllardır aynı noktada görüyorum.
Ve daha önemlisi, eksik olduğum alanların üzerine gerektiği kadar gitmediğimi fark ettim.
Belki de kendimle yüzleşmek kolay gelmedi. Belki de “zamanla geçer” diye düşündüm. Belki de insanın kendini eleştirmesi, hatalarıyla karşılaşması gerçekten zor.
Ama şu soruyu kendime sorduğumda cevap netti:
“Ben neden hâlâ bazı şeyleri değiştiremiyorum?”
Bu sorunun cevabı dışarıda değil, içerideydi.
Şunu da fark ettim:
İnsanın bir şeyleri fark etmesi bile başlı başına bir gelişim.
Henüz terapiye başlamadan, sadece kısa bir sahneden bu kadar anlam çıkardıysam, demek ki insanın içinde çözülmeyi bekleyen ne kadar çok şey var.
Buradan yola çıkarak şunu sormak istiyorum:
Kendinizi ne kadar tanıyorsunuz?
Kişisel gelişiminize ne kadar önem veriyorsunuz?
Kaç kişisel gelişim kitabı okudunuz?
Kaç kez bir uzmandan destek aldınız?
Kaç kere durup kendi hayatınıza dışarıdan bakmaya çalıştınız?
Çoğumuz zaman ve maliyet gibi gerekçelerle kendimizi erteliyoruz.
“Zamanım yok” diyoruz.
“Gerek yok” diyoruz.
Ama dürüst olalım…
Gün içinde boşa geçen saatlerimiz, çoğu zaman kendimize ayıracağımız zamandan çok daha fazla.
Şu satırları yazarken bile şunu hissediyorum:
Yazmak bile insanı toparlıyor. Çünkü insan kendini ifade ettikçe kendini tanıyor.
Geçmişiniz…
Başarılarınız…
Aileniz…
Okuduğunuz okullar…
Arkadaş çevreniz…
Hayata bakışınız…
Hepsi sizi bugüne taşıdı.
Peki siz hiç şunu düşündünüz mü?
“Benim gerçek potansiyelim ne?”
Ben açık söyleyeyim…
Ben bugüne kadar kendimle ilgili yeterince düşünmemişim.
Bazen insan, en yakınının söylediklerini bile duymuyor. Çünkü duymak istemiyor. Ama zaman geçtikçe bazı cümlelerin ne kadar doğru olduğu ortaya çıkıyor.
Bir dönem iş hayatında koçluk eğitimi almıştım. Koçum bana şu cümleyi söylemişti:
“Çevrendeki en yakın kişiler dahil tüm ilişkileri yönetmek senin sorumluluğun. Başkaları iyi veya kötü olabilir bu onların sorumluluğu.”
Bu söz yıllarca aklımda kaldı.
Ama şimdi şunu daha net anlıyorum:
Kendimi yönetmek de benim sorumluluğum.
Hatta belki de en başta, insanın kendini yönetmeyi öğrenmesi gerekiyor.
Bu yüzden artık kişisel gelişimime daha fazla önem vereceğim.
Ve bu yazıyı okuyan herkese de şunu söylemek istiyorum:
Kendinize dışarıdan bakmayı deneyin.
Aynaya sadece yüzünüz için değil, hayatınız için de bakın.
Gerekirse profesyonel destek alın.
Çünkü insan bazen kendi zihninin içinde kayboluyor ve çıkışı dışarıdan bir gözle daha rahat buluyor.
Sonrası gerçekten çorap söküğü gibi geliyor.
Ve şunu unutmayın:
Hayatta çoğu insan kaderini değiştiremediği için değil, kendini değiştirmeye cesaret edemediği için aynı yerde kalıyor.
Kendinize yatırım yapın.
Çünkü bu dünyada, en uzun yolculuk insanın kendi içine yaptığı yolculuktur. Çünkü bu dünyada insanın en uzun yol arkadaşı kendisidir.
Herkese selam.