SESSİZLİK ÇAĞINDA İNSAN KALMAK
Kimliklerin değil vicdanın konuşması gereken bir zamanda…
Bazı toplumlar zenginliğini yeraltından çıkarır, bazıları yerüstünden. Bizim zenginliğimiz ise yan yana yaşamayı öğrenmiş olmamızdan gelir. Aynı sokakta farklı dillerin yankılanması, aynı sofrada farklı inançların ekmeği bölmesi, aynı hayata farklı hikâyelerle tutunabilmemizden… Bu bir tesadüf değil; kuşaktan kuşağa aktarılan bir kültürel terbiyedir.
Ben İstanbul Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nde doğup Beykoz Anadolu Kavağı’nda büyüdüm. Babam Karamanoğlu Beyleri soyunun torunu, büyükbabam Selanik göçmeni muhacirlerden, anneannemin annesi Mısırlıydı. Babaannemin babası İstanbullu sarayın doktoru… Beni doğurtan ebem Süryani Tamar’dı. Komşu teyzem Rum Maria, sokak arkadaşım Ermeni Daron, kadim dostum Çerkes Dine, abla dediğimiz Laz Moni, en sevdiğim arkadaşım Alevi Yazgülü, sıra arkadaşım Gürcü Nattia, kızkardeşim de öte Kürt kızı Asmin, benzeri olmayan sevgim Yunanlı Sofia, sırdaşım Arnavut Şükran’dı.
Biz bilmezdik, merak da etmezdik kimin ne olduğunu. Umrumuzda değildi kimin neye inandığı, hangi soydan geldiği; tuttuğu futbol takımı dışında. Bana sakın kardeşlikten bahsetmeyin; ben zaten kardeş olarak büyüdüm tüm renklerle. Gökkuşağını bir bütün olarak gördüm, sevdim, kabul ettim. Ailemin büyükleri bana başka bir şey öğretmedi ki…
Ne var ki bugün öğrendiğimiz şeyler bambaşka. Kötülüğü, kini, nefreti sonradan tanıdık. Sevgisizliği, bu evrenin renklerini ayırmayı öğrendik. Cennetin içinde cehennemi yaşatıyoruz. Hepimiz yorgunuz, hepimiz sıkıldık. En mutlu günlerimizi en acı günlere çeviren sert bir tavrın, ayrıştırıcı bir zihniyetin içindeyiz.
Geçtiğimiz günlerde bir Kürt kadının saçının kesilmesi ve bunun teşhir edilerek paylaşılması, yalnızca bireysel bir şiddet eylemi değildir benim insanca vicdanımda. Bu, kadının bedeni üzerinden onuru hedef alan simgesel bir saldırıdır. Kadının saçı, bu coğrafyada yalnızca saç değildir; kimliktir, hafızadır, iradedir. Ona zarar veren el, yalnızca bir kadına değil, birlikte yaşama kültürüne de uzanmıştır.
Benzer bir onur kırımı, dünyanın başka bir köşesinde daha sessiz ama daha derin yaşanıyor. Afganistan’da kadınların ve kız çocuklarının eğitim hakkı sistematik biçimde ellerinden alınıyor. Okul kapıları kapatılıyor, kalemler suç aletine dönüştürülüyor, hayaller daha başlamadan yasaklanıyor. Bir toplum, kadınlarını eğitimin dışına ittiğinde yalnızca kadınları değil, geleceğini de karanlığa mahkûm eder. Bu, kültürel bir tercih değil; insanlığa karşı işlenen bir yoksullaştırmadır.
Başka bir baskı biçimi İran kadınlarında da karşımıza çıkıyor. Kadınların ne giyeceğine, saçının bir telinin nerede duracağına kadar uzanan bu denetim, aslında kamusal bir disiplin mekanizmasıdır. Mahsa Amini’nin ölümü, meselenin bir kıyafet ya da gelenek tartışması olmadığını; kadının bedeninin ve iradesinin siyasal bir simgeye dönüştürüldüğünü tüm dünyaya gösterdi. Burada hedef alınan şey saç değil, itaattir. Kadının bedeni üzerinden kurulan bu baskı, toplumun tamamına verilen sessiz bir gözdağıdır.
Bu meseleye siyasi kamplardan bakmak gerçeği yanıltır. Bu bir ideoloji tartışması değil, açık bir insanlık meselesidir. Bir kadının aşağılanması, hangi kimliğe ait olursa olsun, toplumun tamamını yaralar. Sessizlik ise bu yarayı derinleştirir. Toplumlar nefretle değil, ortak vicdanla ayakta kalır. Farklılıkları tehdit olarak görmek, geleceği tehdit etmektir. Unutmayın gökkuşağının güzelliği tek renkten değil, bütün renklerin yan yana durabilmesinden gelir. Dünya hepimize yetecek kadar büyük ve zengindir. Asıl yoksulluk, birlikte yaşamayı unutmakta. Yapmamız gereken tek şey var: İnsana yeniden insan gibi bakmak.
Ve belki de üzerinde en çok düşünmemiz gereken mesele şu: Bugün yazmanın, çizmenin, konuşmanın giderek daha hassas ve zor bir hâl aldığının hepimiz farkındayız. Bu nedenle rahatsızlık duyduğumuz pek çok konuda, yüksek sesle tartışmak yerine sessizce izlemeyi tercih ediyoruz. Bu sessizlik bir kabullenişten değil; kırılgan bir toplumsal iklimde dengeyi koruma çabasından doğuyor. Ancak konuşamadıklarımız çoğaldıkça, ortak vicdanımız da daralıyor. Sağduyulu, incitmeyen ama cesur bir ortak dil bulmak; bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey.
Yine de inanıyorum ki bu toprakların hafızası, korkudan değil vicdandan beslenir; sessizlikten değil, incitmeden kurulan cesur sözlerden yeniden bir “birlikte yaşama dili” doğacaktır.