BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE
Bu hafta elimde ince ama düşünce olarak son derece yoğun bir kitap vardı: Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Yıllardır adını duyar, Mustafa Kemal Atatürk’ün özellikle subaylara tavsiye ettiğini bilir; fakat açıkçası onu daha çok tarihî bir anekdot olarak görürdüm. Okumaya başladığımda ise bunun bir “tavsiye kitap” değil, bir zihniyet manifestosu olduğunu anladım.
Kitap, Grigory Petrov’un Finlandiya örneği üzerinden anlattığı bir kalkınma hikâyesidir. Ancak bu hikâye klasik bir ekonomik gelişme anlatısı değildir. Ne fabrikalarla başlar ne de büyük savaşlarla. Petrov’un merkezine yerleştirdiği değer şudur: Bir milletin gerçek yükselişi ahlâkî bir seferberlikle başlar.
Finlandiya, 19. yüzyılın sonunda yoksul, eğitimsiz ve umutsuz bir toplumdur. Sert iklim koşulları, sınırlı kaynaklar ve siyasal baskılar altında yaşayan bir halk… Fakat kitapta gördüğümüz dönüşüm, mucizevi bir liderin sihirli dokunuşuyla değil; öğretmenlerin, din adamlarının, memurların ve subayların bilinçli çabasıyla gerçekleşir. Her biri kendi alanında “ülke için sorumluluk” bilinci geliştirir. İşte kitabın en çarpıcı yönü burada saklıdır: Değişim yukarıdan değil, içeriden başlar.
Petrov’un özellikle vurguladığı bir kavram var: Millî karakter. Ona göre bir ülkenin asıl zenginliği yeraltı kaynakları değil; dürüst, disiplinli ve çalışkan insanlarıdır. Eğitim yalnızca bilgi aktarımı değil, karakter inşasıdır. Okullar diploma dağıtan kurumlar değil; ahlâk atölyeleridir. Öğretmen, yalnızca ders anlatan biri değil; bir milletin ruhunu yoğuran kişidir.
Okurken şunu düşündüm: Atatürk bu kitabı neden özellikle subaylara okutmak istedi? Çünkü subay, sadece savaşan bir asker değildir; toplumun önünde yürüyen, örnek olması beklenen kişidir. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında ordu, modernleşmenin taşıyıcı kolonlarından biriydi. Disiplin, düzen, görev bilinci… Bunlar yalnızca askeri kavramlar değil; yeni bir toplumun yapı taşlarıydı. Beyaz Zambaklar Ülkesinde, işte bu yapı taşlarının nasıl döşenmesi gerektiğini anlatır.
Kitapta sık sık tekrar edilen bir düşünce var: “Hiçbir millet tembel doğmaz.” Geri kalmışlık kader değildir; yanlış alışkanlıkların ve ihmal edilmiş eğitimin sonucudur. Bu yaklaşım son derece sarsıcıdır. Çünkü sorumluluğu dış güçlere, talihsizliğe ya da geçmişe yüklemek yerine doğrudan topluma yöneltir. Bir anlamda kitap, mazeret kültürünü reddeder.
Finlandiya’nın “beyaz zambaklar” metaforu da burada anlam kazanır. Karların arasından çıkan o beyaz çiçekler, zor koşullar altında bile temiz ve dirençli kalabilen bir toplumu simgeler. Yani mesele sadece kalkınmak değil; kirlenmeden kalkınmaktır. Ahlâkî çürüme ile ekonomik büyümenin bir arada olamayacağını hatırlatır.
Kitap boyunca beni en çok etkileyen şey, küçük görevlerin büyüklüğüdür. Bir öğretmenin köy köy dolaşarak çocuklara okuma öğretmesi, bir memurun rüşveti reddetmesi, bir subayın görevini titizlikle yapması… Bunlar küçük gibi görünen ama bir milletin kaderini değiştiren davranışlardır. Büyük devrimlerin, küçük disiplinlerden doğduğunu anlatır.
Bugün bu kitabı yeniden okuduğumda şunu görüyorum: O, nostaljik bir övgü metni değil; güncel bir sorgulama metnidir. Kalkınmayı sadece beton, teknoloji ya da rakamlarla ölçen anlayışa karşı bir itirazdır. “Ahlâk olmadan ilerleme olur mu?” sorusunu cesurca sorar.
Belki de bu yüzden hâlâ ve defalarca okunmalıdır. Çünkü biz de zaman zaman umutsuzluk ile öfke arasında gidip gelen bir ruh hâli yaşıyoruz. Oysa kitap, umudu romantik bir duygu olarak değil; sistemli bir çalışma biçimi olarak tanımlar. Umut, disiplinle birleştiğinde anlam kazanır.
Beyaz Zambaklar Ülkesinde bana şunu hatırlattı: Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değildir; bir karakter projesidir. Ve karakter, konuşarak değil; alışkanlık oluşturularak inşa edilir.
Belki de asıl soru şudur:
Biz kendi ülkemizin beyaz zambakları olmak istiyor muyuz?