MASALLARA DEĞİL, BELGEYE KULAK VERİN
Son yıllarda çevremizde, sosyal medya mecralarında ve hatta bir takım kurumların kürsülerinde yeni bir "meslek grubu" türedi: Kulaktan dolma bilgilerle tarihçilik oynayanlar.
Aslında bu figürler yabancımız değil; her dönemde vardılar. Ancak günümüzde bu işi bir "geçim kapısı" ve profesyonel bir manipülasyon alanı haline getirdikleri gerçeğiyle karşı karşıyayız. Tarihi gerçekleri, ıslak imzalı belgeleri ve akademik araştırmaları bir kenara itip; olayları kendi dünya görüşlerine, ideolojik kalıplarına veya kitlesel alkış beklentilerine göre eğip büken bu kişiler, maalesef bir kesimi etkisi altına alıyor.
Peki, bu cüret nereden geliyor?
Cevap aslında acı bir tablomuzda gizli: Toplum olarak okuma ve araştırma alışkanlığımızdaki zayıflığı çok iyi analiz etmiş durumdalar. "Nasıl olsa kimse açıp bir belgeye bakmaz, kaynağını sormaz" rahatlığıyla; uyduruk hikâyeleri, kahvehane efsanelerini ve doğruluğu şüpheli anekdotları "tarihi gerçek" diye pazarlıyorlar. Kağıdı kalemi eline alan, iki kulaktan dolma hikaye duyan herkesin kendine yakıştırdığı o meşhur sıfatlar havada uçuşuyor: "Araştırmacı-Yazar" veya "Tarihçi."
Oysa gerçek tarihçilik, bir ömrü loş arşiv köşelerinde, tozlu raflarda feda etmektir. Dünyanın saygı duyduğu "Tarihçilerin Kutbu" Halil İnalcık'ın dediği gibi: "Tarihçi bir yargıç değildir, bir belge işçisidir." Arşive girmemiş, o belgenin kokusunu almamış, kitabelerin dilini çözmemiş ve metot bilmeyen hiçbir anlatı tarih disiplini içine girmez. Keza İlber Ortaylı’nın her fırsatta vurguladığı "dil yetkinliği" ve "kaynak tarama" disiplini olmadan ortaya çıkan her iddia, sadece birer temenniden ya da kurgudan ibarettir.
İşin daha vahim boyutu ise bu kişilerin kurumsallaşması. Belediyeler, meslek odaları ve çeşitli kamu kurumları, bu "modern zaman masalcılarının" en büyük geçim kapısı haline gelmiş durumda. Bilimsel bir derinliği olmayan, sadece kalabalıkları coşturmaya veya birilerinin duymak istediklerini söylemeye odaklı bu zatlar, kamu olanaklarıyla kendi PR’larını yapıyor, "yollarına bakıyorlar." Bilgi yerine hamaseti, belge yerine hikâyeyi koyarak kültürel bir erozyona hizmet ediyorlar.
Tarih, bir sahne şovu veya kişisel bir tatmin alanı değildir. Tarih; tozlu raflarda, kütüphanelerde, kitabelerde ve belgelerde saklı olan bir gerçeklik arayışıdır. Zeki Velidi Togan'dan Fuad Köprülü'ye kadar uzanan o büyük gelenek, tarihi bir "bilim" olarak inşa etmiştir. Bir olayı kendi yaşam bakış açımıza göre "yazıp çizmek" onu tarih kılmaz; olsa olsa kötü bir senaryo yapar.
Buradan bir uyarı düşmek şart:
Önüne her mikrofon konulana, isminin önüne her "araştırmacı" etiketi yapıştırana fazla anlam yüklemeyin. Tarih; popülist ve uyduruk söylemlerden değil, o hayatı dirsek çürüterek belgeleyen, ömrünü gerçeğin peşinde tüketen gerçek bilim insanlarından öğrenilir.
Kendi kendini ilan eden "üstatların" masallarına değil, belgenin, arşivin ve bilimin sesine kulak verin. Aksi takdirde, kendi geçmişimizi değil, birilerinin pazarladığı o sığ ve uydurma geleceği yaşamak zorunda kalırız. Çünkü hafızası yalanlarla doldurulmuş bir toplum, rotasını şaşırmış bir gemiye benzer.