MARTIN EDEN
Bugün biraz hobilerimden, kendimden söz edeceğim. Gerçekten konuşmaya ve dertleşmeye ihtiyacım var. Konuşmak ve dertleşmek, ihtiyaçtan kaynaklanan önemli bir olgudur; yemek, içmek, sevmek gibidir. Eğer bir insanın konuşma ihtiyacı varsa, hiç kimse onu susturamaz. Ağzını kapatırsınız, gözleriyle; gözlerini kapatırsınız, iniltileriyle; elleriyle, vücuduyla konuşur. İnsanlık tarihi bu tür insan örnekleriyle doludur.
Sokrates iyi bir örnektir. O, gençlerle konuşup onları sisteme karşı uyardığı için dönemin ileri gelenleri tarafından uyarılır; ama engel olamazlar. Bütün uyarmalara rağmen o yine de konuşur. Sonunda acımasız yöneticiler ona baldıran zehri içirip öldürürler. Yani ölüme karşı Sokrates yine de konuşur. Aynı uyarıyı dönemin egemenleri Bruno’ya da yaparlar. Bruno da ölüme meydan okuyarak konuşmasını sürdürür.
Sevgili okurlar, eski Yunan’ı çok demokratik olarak biliriz; filozoflar dönemi böyle anlatmışlardır. Oysa orada demokrasinin “d”si bile yoktur. Yabancılar dâhil kadınlar ve çocuklar, özellikle yoksullar, hiç önemsenmez. Konuşanların başında devamlı bir demokrasi kılıcı vardır. İşte sonunda Sokrates’in başına gelen de budur.
Konuşmak, dertleşmek gerçekten insanı ferahlatır; ama konuştuğunuz insanların durumları da çok önemlidir. Kendini bilmeyen, cahil, görgüsüzlerle konuşursanız hem başınızı belaya sokarlar hem de konuştuğunuza pişman ederler. Bu yüzden konuşacağınız insanları iyi seçmeniz gerekir.
Sevgili okurlar, şu an benim sizlere konuşacak sözüm olduğu gibi, herkesin de ötekine mutlaka söyleyeceği bir sözü, bir derdi, bir sorunu vardır. Tamam, konuşmak böyle; ama bir de dinleyeniniz olması gerekir. Sizi dinleyecek, anlayacak, dertlerinize, sorunlarınıza çare bulmaya çalışacak anlayışlı, hoşgörülü insan bulmak o kadar zor ki… Günümüzde en çok ihtiyacını çektiğimiz eksiklik de dinleme nezaketini gösteren insanların olmayışıdır. Dinliyormuş gibi yapıp aslında dinlemeyen, telefonla ilgilenen, sağa sola bakan insanlara ne konuştuğunuzu sorsanız inanın şaşırır kalırlar; çünkü sizi hiç dinlememişlerdir.
Dün bir tanıdıkla karşılaştık. Selamlaştık; durumu çok kötüydü. Ağlamaklı bir sesle, “Ağlamak istiyorum,” dedi. Onu tenha bir köşeye çektim. “Ağla öyleyse,” dedim. Beni de ağlattı. Bir iki ay önce gerçekten insanın üzüleceği bir hadise yaşamış; derdini anlatacak kimseyi bulamamış. Sevgili okurlar, bu tür üzücü olayları, sıkıntılarınızı ve bunalımlarınızı birilerine anlatamıyorsanız bir kâğıda yazınız, sonra da yırtıp atınız. Kesinlikle sizi rahatlatacaktır.
Konu dinlemek ya… Yine bir arkadaşıma edebiyatla ilgili bir konuyu anlatmaya çalışıyordum. “Ona şair demiş ki…” dedim. Ne dediğini anlatamadan müdahale etti: “Boş ver şairi mairi, bana hayat pahalılığından, şundan bundan söz et.” Sonra gönlümü almak için, “Ne demiş?” dedi. E tabii, anlatacak bir heves de bulamadım. Bu tür konularda nezaketsizlik, kabalık yapmamak lazım.
Birisi anlatmıştı: Bir aile, cezaevindeki mahkûmu ziyaret etmeye hazırlanıyormuş. Ne götürecekleri konusunu konuşurken mahkûmun eşi, “Para götürelim, o parayı her şeyden daha çok sever ve mutlu olur,” deyince sorun halledilmiş.
Şimdi diyeceksiniz ki, bütün bu anlatılanların Martin Eden’la ne ilgisi var? Önce size Martin Eden’ı anlatmak istiyorum. Amerikalı yazar Jack London’ın çok önemli eserlerinden birinin roman kahramanıdır. Adamın ömrü, öykü ve hikâye yazmakla geçer. Sorun bununla da bitmez; yazdıklarının yayımlanması için çok büyük bir mücadele verir.
Sevgili dostlar, işte “Herkesin bir derdi vardır,” derler ya… Ünlü olmuş, dünya çapındaki yazarların yazar olmalarının, yazmalarının altında yatan en önemli gerçeklik; konuşma, derdini anlatma, fikirlerini söyleme sorunudur. Bu tür duyarlılıklarını anlatma imkânı bulamayan yazarlar, bu sorunlarını büyük romanlar, öyküler yazarak aşmaya ve rahatlamaya çalışırlar.
Yaşamda mutlu olmanın önemli yollarından biri de, sözünü ettiğim gibi, konuşmak; yani fikirlerini söylemek ve özgür ortamlarda yaşamaktır. Yaşam, gümüş kaşıklarla altın tabaklardan yemek değildir; güçlünün yanında durup yoksulu ezmek, ötekileştirmek asla değildir. Pazarlıklardan hep haklı çıkmak, terazinin hep ağır kefesinde olmak da değildir.
Yaşamda mutlu olmak için Mustafa’yı öpmektir. “Mustafa kimdir?” diyorsanız, Mustafa benim sevgili torunumdur. Ben de onu öperek mutlu oluyorum. Beni mutlu eden en önemli şeylerden biri de okumak ve yazmaktır. Ne yazık ki ülke insanımız bu mutlu olmanın yolunu henüz öğrenmiş değil; bırakın okumayı, okumaktan nefret ediyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın meşhur romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü, yoksulluk ve hürriyet arasındaki ilişkiyi şöyle tarif eder: “Fakir düşmüş bir ailede doğdum; buna rağmen çocukluğum çok mutlu geçti.” Sevgili okurlar, yani diyor ki fakirlik, tahammül edilemeyecek kadar kötü bir şey değildir; fakirliğin de kendine göre iyi tarafları vardır.
Ben de yoksul bir ailede doğdum. Karda kışta giyeceğim ne bir paltom ne de dağa taşa, soğuğa dayanıklı bir çift ayakkabım oldu. Ama bütün bunları sorun etmedim. Fakat anlattım insanlara; anlatarak da rahatladım. Fakirliğe “kaderdir” diye razı olup asla boyun bükmedim. Onu yenmek için hayatım boyunca mücadele verdim. Ömrümün son gününe kadar da bu mücadeleyi devam ettireceğim.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.