OLİVER TWİST’İN YOLCULUĞU
Bazı kitaplar vardır, kaç kez okursanız okuyun her defasında sizi Viktorya dönemi Londra’sının o puslu, çamurlu ve adaletsiz sokaklarında aynı heyecanla yürütmeyi başarır. Charles Dickens’ın ölümsüz eseri Oliver Twist benim için tam olarak böyle bir başucu kitabıdır. Toplumsal ikiyüzlülüğü, yetimhanelerin soğuk duvarlarını ve insan ruhunun masumiyetini bu kadar çıplak anlatan çok az eser vardır. Ancak bu edebi şaheser, sinema tarihiyle öyle bir evlilik yaptı ki, edebiyatın gücü sinemanın büyüsüyle birleşerek hafızalardan silinmeyecek bir görsel anıta dönüştü. Bahsettiğim film, usta yönetmen David Lean’ın 1948 yapımı o olağanüstü uyarlaması.
Bir romanı defalarca okuyan her okur, sinema uyarlamalarına karşı haklı bir şüphe ve savunma mekanizması geliştirir. Zihnimizde büyüttüğümüz o karakterler, sokaklar ve duygular perdede genellikle güdük kalır. Fakat David Lean, kelimelerle inşa edilen o tekinsiz dünyayı siyah-beyaz sinemanın gölgeleriyle yeniden yaratırken adeta imkansızı başarıyor.
Filmin daha ilk saniyelerinde, Oliver’ın annesinin fırtınalı bir gecede çaresizce yetimhaneye doğru attığı adımlarla başlayan o açılış sekansı, seyirciyi Dickens’ın dünyasına değil, doğrudan o dünyanın tam kalbine fırlatıyor. Lean, dışavurumcu sinemanın tüm imkanlarını kullanarak kitaptaki klostrofobik ve tekinsiz atmosferi görsel bir şiire dönüştürüyor. Siyah ve beyazın bu kadar anlamlı, gölgelerin bu kadar tehditkar kullanıldığı çok az film vardır.
Karakterlerin canlanışı ise ayrı bir hayranlık konusu. John Howard Davies’in hüzünlü ve duru bakışlarında hayat bulan Oliver, masumiyetin kelime anlamı gibi duruyor karşımızda. "Lütfen efendim, biraz daha isteyebilir miyim?" sahnesindeki o çaresiz ama kararlı ses tonu, kitaptaki o vurucu etkiyi birebir hissettiriyor. Tabii ki Alec Guinness’in Fagin performansına ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Kitabı okurken zihnimizde canlanan o tekinsiz, manipülatif ama içten içe trajik suç lideri, Guinness’in dehasıyla adeta ete kemiğe bürünüyor. Robert Newton’ın Bill Sikes olarak yaydığı o saf ve vahşi kötülük ise seyircinin nefesini kesmeye yetiyor.
David Lean, romana körü körüne sadık kalmak gibi bir hataya düşmüyor. Dickens’ın toplumsal eleştirilerini yaparken kullandığı o ince ironi ve mizahı biraz arkada bırakarak, hikayenin gotik gerilim ve dram yönünü parlatıyor. Romanın bazı yan hikayelerini kırpıp tempoyu yükselterek sinemanın kendi dilini konuşmasını sağlıyor. İşte bu yüzden bu yapım, sadece bir "kitap uyarlaması" değil, sinema sanatının kendi ayakları üzerinde duran bağımsız bir şaheseridir.
Oliver Twist’i tekrar tekrar okumak toplumsal adaletsizliğe ve insan ruhunun direncine dair içimizde her zaman yeni pencereler açacaktır. Ancak David Lean’ın 1948 yapımı bu zamansız filmi, o pencerelerden içeri sızan ışığı devasa bir fener zincirine dönüştürüyor. Edebiyatın kelimelerle yaptığını sinemanın görüntülerle nasıl kusursuzca tamamlayabileceğini görmek isteyen herkes, Dickens’ın sayfalarını kapattıktan sonra mutlaka Lean’ın o büyüleyici siyah-beyaz dünyasına adım atmalı. Çünkü bazı hikayeler, ancak doğru ellerde yeniden doğduğunda tam anlamıyla ölümsüzleşir.
Tavsiye ediyorum.