ÖNYARGILARIMIZI YIKMAK!
Birbirimizi gerçekten anlamadan, dinlemeden hareket etmek; henüz ilk adımda kesin hükümler verip kapıları kapatmak ne kadar doğru? Maalesef bu yıkıcı tablo; hayatın her evresinde, toplumun her katmanında ve bireyin attığı her adımda adeta bir kural gibi karşımıza çıkıyor. Kabul edelim ki toplum olarak bünyemizde müthiş, yakıcı bir önyargı yükü taşıyoruz.
Bir insan veya bir durum hakkında pozitif, yapıcı bir değerlendirmeyi aklımızın ucundan dahi geçirmezken; garip ve hırslı bir şekilde ilk refleks olarak onu olumsuzlama, değersizleştirme çabası içine giriyoruz. Karşımızdakini dinlemeden, arka planını ve derinliğini anlamadan peşinen düşünce belirtip kesin hükümler kesmek; tam anlamıyla önyargının tuzağına düşmek değilse nedir?
İşte bu peşin hükümler, en insani ilişkileri zedeliyor; toplumsal gelişimi, ortak aklı ve barış iklimini adeta altüst ediyor. Önyargıların tuzağına düşmüş, fikren onun esiri olmuş yığınlarla birlikte barış ve huzur içinde yaşamak, ne yazık ki pamuk ipliğine bağlı hale geliyor. Başkasının inancı ya da inançsızlığı, fikri yönelimi, siyasi duruşu, hatta fiziki özellikleri ve boyu posu dahi bu acımasız önyargı saldırısının hedefi olmaktan kurtulamıyor.
Peki, bu toplumsal cinnet nereden besleniyor? Önyargı; kendiliğinden ortaya çıkan masum bir insani kusur değildir. Esasen eğitimsizliğin, derinleşen ekonomik adaletsizliğin, katmerleşen eşitsizliğin, kurumlarıyla işlemeyen bir demokrasinin ve en önemlisi geleceğe dair duyulan derin korku ile umutsuzluğun doğrudan bir sonucudur. Tüm bu karanlık tablonun arkasındaki ve onu sürekli besleyen temel güç ise kapitalizmin kötücül yapısıdır.
Önyargılarımızı bu mevcut düzende yıkmak hiç kolay değil. Çünkü kapitalist sistemin varlığını sürdürebilmek için istediği, kurguladığı kötülük tam da budur: Ortak değerler ve aynı insani amaç uğruna birleşemeyen, dayanışma kuramayan, parçalanmış toplumsal yapılar yaratmak. Sistem, kitlelerin bir araya gelerek kendi haklarını ve geleçeklerini sorgulamasını istemez. Bunun yerine bireyden başlayarak tüm toplumsal katmanlara yayılan; birbiriyle sürekli kavgalı, birbirine şüpheyle bakan ve önyargılarla bölünen bir düzenin devam etmesini arzular. Böl, ötekileştir ve yönet mantığı; kapitalizmin toplumu ayakta tutma değil, baskı altında tutma yöntemidir.
Kapitalizmin sürekli ürettiği bu umutsuzluk, güvensizlik ve rekabet ikliminde önyargı duvarlarını aşmak zor görünse de bu kötücül çarkı fark etmek mücadelenin ilk adımıdır. Sistem bizi birbirimize düşman etmeye çalışırken önyargıların esareti altında yabancılaşmak yerine; dinlemeyi, anlamayı, empati kurmayı ve aynı insani zeminde bir arada durmayı seçtiğimiz gün, toplumsal barışın da önü açılacaktır.