HAYATTA KALMANIN MALİYETİ
Ağustos sıcağı kavuruyor ama mutfaklardaki yangının yanında esamisi okunmaz. BİSAM’ın son açıkladığı verilere göre dört kişilik bir ailenin sadece karnını doyurabilmesi için yapması gereken aylık asgari gıda harcaması, yani açlık sınırı 37 bin 203 liraya dayandı. Eğitim, barınma, faturalar ve ulaşım derken insanca yaşamın alt eşiği olan yoksulluk sınırı ise 122 bin 217 lira.
Bu rakamlar artık sadece birer istatistik değil; her akşam pazar tezgahının önünde duraklayan, akşam pazarının artıklarına göz gezdiren milyonların somut gerçeği. Günlük 1.240 liralık gıda harcaması demek, her sabah güne başlarken cebinizden bir asgari ücretin parçalanarak eksilmesi demek.
Ortadaki tablo sadece bir "pahalılık" meselesi değildir; asli olarak bir bölüşüm krizidir. Ülkenin ürettiği zenginlik bir avuç mutlu azınlıkta toplanırken, geniş halk kesimine ise pay olarak sadece eriyen maaşlar ve ödenemeyen faturalar kalıyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik makası açıldıkça, toplumun katmanları arasındaki bağlar kopuyor. Bir tarafta lüks tüketim çılgınlığı sürerken, diğer tarafta en temel gıda maddelerine ulaşamayan geniş bir kesimin varlığı, derinleşen bu adaletsizliğin en somut kanıtıdır.
Tam da bu noktada hatırlanması gereken bir kavram var: Sosyal Devlet. Anayasa’da altı çizilen bu ilke; yurttaşını piyasa koşullarının vicdansızlığına terk etmeyen, refahı adil dağıtan, eğitimden sağlığa her alanda fırsat eşitliği sağlayan devlettir. Ancak bugün sosyal devlet mekanizmaları, bozulan gelir dağılımını onarmak yerine geçici yardımlarla krizi yönetmeye çalışan bir "sosyal yardım" anlayışına sıkışmış durumdadır. Oysa sosyal devlet, yurttaşını yardıma muhtaç kılmayan, ona insanca yaşayabileceği bir gelir güvencesi sunan devlettir.
İşin en acı tarafı, ekonomik krizin insan bedeni ve ruhu üzerinde bıraktığı derin tahribattır. Yeterince ve dengeli beslenemeyen bir toplumun çocukları gelişemiyor, gençleri yarına umutla bakamıyor. Beslenme kalıplarından protein silindi, sebze-meyve gramla alınır hale geldi. Tabağındaki yemeğin kalorisini değil, maliyetini hesaplamak zorunda kalan anne-babaların omuzundaki yük her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Yetersiz beslenme sadece fiziksel bir eksiklik değil; güne halsiz başlamak, geleceği düşünmekten uyuyamamak ve sürekli geçim baskısı altında yaşamak demektir.
Gelecek kaygısı, bugün Türkiye’de sessiz bir salgın gibi yayılıyor. Yarın kirayı nasıl ödeyeceğini, çocuğun okul masrafını nereden kısacağını düşünen insanlardan hayal kurmasını bekleyemezsiniz. Gelir adaletsizliğiyle beslenen bu gelecek kaygısı, toplumun üretim ve yetenek kapasitesini de felç ediyor. Hayal kuramayan, sadece günü kurtarmaya çalışan bir toplum ise nihayetinde yarınını kaybeder.
Açlık sınırının asgari ücreti katladığı, yoksulluk sınırının erişilemez bir noktaya çıktığı bir ortamda, insanca yaşam hakkı gözden çıkarılmış demektir. İnsanlarımızın sadece "hayatta kalmayı" değil, sağlıklı, güvenceli ve kaygısız bir şekilde "yaşamayı" hak ettiği unutulmamalıdır.