Dilek ALP

Dilek ALP

DUYGUSAL ANESTEZİ ÇAĞI

DUYGUSAL ANESTEZİ ÇAĞI

Son zamanlarda akşam eve geldiğinizde kendinizi televizyon kumandasıyla kanallar arasında rastgele dolaşırken bulduğunuz oldu mu? Ya da haber bültenini gördüğünüz an bir refleksle kanalı değiştirip, aslında hiç ilginizi çekmeyen bir diziye, magazin programına veya sosyal medyadaki anlamsız kısa videolara daldığınızı fark ettiniz mi?

Eğer yanıtınız evetse, yalnız değilsiniz. Bugün toplumun büyük bir kesimi görünmez bir zihinsel yorgunlukla, tarif etmekte zorlandığı kolektif bir tükenmişlikle mücadele ediyor.

Günün ilk ışıklarıyla başlayan hayat mücadelesi, giderek ağırlaşan yaşam koşulları, geleceğe dair belirsizlikler ve her an ekranlardan üzerimize boşalan olumsuz haber bombardımanı... İnsan zihni; sürekli felaket, adaletsizlik, yoksunluk ve kaygı üreten bir gerçeklikle uzun süre baş edemez. Bir noktadan sonra beyin, kendini koruma mekanizmasını devreye sokar ve adeta şalteri indirir.

İşte tam bu noktada "toplumsal bir kaçışizm" baş gösterir.

Peki ama neden izleyicisine hiçbir şey katmayan, şık olmayan konuşma tarzlarının hakim olduğu, bizim kültürümüze ve genlerimize uymayan yaşam tarzlarını empoze eden niteliksiz dizilere ya da ünlülerin hayatlarını gözümüze sokan programlara yöneliyoruz? Çünkü beyin çaresizce bir çıkış yolu arar. Bazen saatlerce bir deniz kenarında oturup dalgaları izlemek, hiçbir şey düşünmeden boş boş bakmak isteriz ya; işte bu da tam olarak öyle bir ihtiyaçtır. Beyin adeta "fişi çeker". Bizler artık eğlenmek ya da beslenmek için değil; düşünmeyi ve hissetmeyi geçici olarak durdurmak için bu içeriklere sığınıyoruz. Anlam kaygısı taşımayan bu kurgusal dünyalar, zihnimize uyguladığımız birer duygusal anesteziye dönüşüyor.

Bazen "Gelişmiş ülkelerdeki insanlar hobileriyle ilgileniyor, sanata, kültüre, spora vakit ayırıyor; biz neden bunu yapamıyoruz?" diye soruyoruz. Yanıt oldukça basit: Bir insanın hobi edinebilmesi, sanata ya da kendini geliştirmeye zaman ayırabilmesi için sadece paraya değil, her şeyden önce zihinsel konfora ve moral rezervine ihtiyacı vardır. Yarına dair umudu ve güveni zedelenmiş bir zihin, yeni bir şey üretmek veya öğrenmek için gereken motivasyonu bulamaz. Gelişmiş toplumlarda birey vaktini kendini "inşa etmek" için kullanırken, kronik kaygı içindeki toplumlarda birey vaktini sadece günü "atlatmak" için harcar.

Son zamanlarda çevremizden sıkça duyduğumuz —belki kendimizin de bizzat yaşadığı— "Eskisi gibi kitap okuyamıyorum, okuduğumu anlamayıp sürekli başa dönüyorum, daha ikinci sayfada içimi bir sıkıntı kaplıyor" şikayeti de tam olarak bu nedenden kaynaklanıyor. Bu durum kişisel bir yetersizlik ya da basit bir dikkat dağınıklığı değil; kaygı ve belirsizlikle yorulmuş bir beynin derinleşmeye gösterdiği dirençtir. Çünkü nitelikli bir kitabı okumak zihinsel bir çaba gerektirir; oysa anestezi altındaki bir zihin çaba sarf etmek değil, sadece "durmak" ister.

Bu tablo, ne yazık ki en derin yarasını geleceğimizin teminatı olan gençlikte açıyor. Gelecek kaygısının yarattığı yılgınlık, gençlerde her şeye karşı aşırı bir ilgisizliği ve tepkisizliği beraberinde getiriyor. Kendilerini ait hissedecekleri bir gelecek vizyonu bulamayan gençler, sığınak olarak sanal alemin sonsuz ve denetimsiz dünyasını seçiyor. Ekran karşısında geçirilen saatler; kitap okuma alışkanlığını, nitelikli müzik dinleme zevkini ve sanatın iyileştirici gücüyle bağ kurma arzusunu günden güne eritiyor. Zihinleri sürekli hazır ve yüzeysel görsellerle beslenen bu kuşak, üretmenin hazzından mahrum bırakılarak sadece "tüketmeye" yönlendiriliyor. Sonuç ise oldukça ağır: Odaklanamayan, hayal kuramayan ve yaratıcılığı günden güne yok olan bir nesil...

Gerçeklerden uzaklaşma arzusu zamanla toplumsal duyarsızlaşmaya, genel bir konsantrasyon kaybına ve yaşama karşı bir motivasyon eksikliğine yol açıyor. İnsan beynini besleyen nitelikli düşünceden, edebiyattan, kültür ve sanattan uzaklaştıkça sığlaşan bir gündemin içinde sıkışıp kalıyoruz.

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, gündemden kaçmak için anlamsızlığa sığınmak yerine; zihnimizi ve ruhumuzu gerçekten besleyecek, bize hayatın derinliğini ve güzelliğini hatırlatacak alanları yeniden inşa etmek ve bu konuda sabırla çalışmaktır. Çünkü bir toplum, ancak zihnini anestezi altından çıkarıp kendi gerçekliğiyle sağlıklı bir bağ kurabildiğinde geleceğe umutla bakabilir.

Bu yazı toplam 242 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
Dilek ALP Arşivi