Dilek ALP

Dilek ALP

ZEHİRLENİYORUZ…

ZEHİRLENİYORUZ…

Gözlerimizi güne açar açmaz yaptığımız o ilk refleks artık bir hayatta kalma mücadelesine döndü. Yataktan henüz çıkmadan başucumuzdaki ekrana uzanıyoruz; televizyonu, radyoyu, sosyal medya akışlarını uyandırıyoruz. Ama niyetimiz uyanmak değil, sanki bilinçaltımıza bir acil durum sireninin çalması için izin vermek. Sokak kapısından adımımızı atıp gerçek havayı soluyana kadar geçtiğimiz o ince koridorda; felaket senaryoları, krizler, kavgalar, bitmek bilmeyen zam haberleri ve kumpaslarla kuşatılıyoruz. Sabah programlarının neşesiz neşesi, ekranlardan fışkıran kaygı dili… Sanki bu toplumun ruhuna her sabah düzenli olarak bir doz "çaresizlik zehri" zerk ediliyor.

Medya ekosisteminin insan psikolojisindeki karanlık refleksleri tetikleyen bu ısrarcı dili, bizi yavaş yavaş ortak bir toplumsal depresyonun içine sürüklüyor. Haber bültenlerinde bir tane bile iç açıcı, insanı sarıp sarmalayacak "iyi bir habere" rastlamak mucize kabilinden. Sürekli kriz üreten bu çark, insanı sadece yormuyor; aklını, direncini ve akıl sağlığını da kemiriyor.

Üstelik bu karanlık sadece haberlerle de sınırlı kalmıyor. Akşam evimize çekildiğimizde izlediğimiz ekranlar; aldatmaların, mafya düzenlerinin, bozulmuş aile yapılarının ve karmaşık ilişkilerin sıradanlaştığı, adeta normalleştiği birer bataklığa döndü. Sürekli acınası hallere sürüklenen, savrulan, şiddeti ve çaresizliği içselleştirmiş karakterlerle dolu ekranları nefes almadan, adeta hipnotize olmuş gibi izliyoruz.

Bütün bu dış dünya kuşatmasının yanında, bir de "sağlıklı yaşam" kisvesi altında üzerimize gelen başka bir baskı çarkı var. Ekranlar; sürekli neyi yiyip neyi yemememiz gerektiğini, her an gizli bir hastalığın pençesinde olabileceğimiz inancını pompalayan uzmanlarla dolu. "Şunu asla yapma, buna bakma, bunu sakın yeme!" diyen bu obsesif ekosistem, insanı kendi bedeninin hastabakıcısı veya paranoid birer dedektifi haline getirdi.

Aslında tüm bu baskılama, insanın içindeki o son umut kırıntısını bile "mümkün değil" diyerek boğmak için tasarlanmış gibi. Gerçek dünyada köşeye sıkışan, ekonomik ve sosyal olarak nefes alamaz hale getirilen birey, çareyi başka kapılarda arıyor. Tam da bu yüzden toplum, rasyonel akıldan uzaklaşıp hızla astrolojiye yöneliyor; kendi elleriyle yapamayacaklarını, gerçekleştiremedikleri hayallerini, yarın için fısıldanan "mucizevi girişimleri" dinlemekten hoşlanan bir ruh haline evriliyor. Sistem umudumuzu gerçek hayattan koparıp gökyüzündeki burçlara havale etmemizi istiyor adeta.

Birbirimize güvenmediğimiz, her köşeden bir felaket ya da bir hastalık fışkıracağına inandığımız bu güvensiz iklimde; aslında bilmeden, farkına varmadan zehirleniyor ve yavaş yavaş deliriyoruz.

Peki, bu delirme halinden ve dışarıdan üzerimize gelen bu kara bulutlardan nasıl korunacağız? Şahsen ben, bu acımasız çarka karşı kendimce duvarlar örüyorum: Haberleri olabildiğince az dinliyorum; çünkü olan biten her şey zaten benim kontrolümde değil ve ana hatlarıyla zaten her şeyden haberdar oluyoruz. Sosyal medyayı çok kısıtlı kullanıyor, olumsuz insanlardan ve enerjimi emen ortamlardan bilinçli olarak uzak duruyorum. Boşluklarımı düzenli kitap okuyarak, müzikle, ruhumu sağaltan hobilerimle dolduruyorum. Ve sanırım en büyük panzehrim; deliler gibi çalışmak ve üretmek. Yeni bir şeyler yaratmak, ellerimi ve zihnimi üretimin o iyileştirici gücüne teslim etmek bu kaosa karşı bana nefes aldıran tek sığınak oluyor.

Bunun bedelini en ağır ödeyen ise kuşkusuz yeni nesil. Umutsuzluğun ve "zaten hiçbir şey değişmeyecek" inancının içine doğan çocuklarımız; ekranlarda dayatılan bu yozlaşmış ilişkiler sarmalında, hastalıklı beden kaygılarında ve geleceksizlik algısında kayboluyorlar. Onların zihni, iyiliğin de bu dünyada var olabileceğine dair inançla değil; güvensizliğin, kaosun ve hayatta kalma korkusunun gölgesinde biçimleniyor.

Tabii ki mesele, her şeyin güllük gülistanlık olduğu sahte bir pembe dünya tablosu çizmek değil. Hiçbir sorun yokmuş gibi davranmak, gerçekleri halının altına süpürmek manasına da gelmiyor. Dünyanın acılarını, adaletsizliklerini yok sayamayız; fakat her sabah ruhumuzu sadece karanlıkla beslemek bir zorunluluk da değil. Kötülük bu kadar gürültü çıkarırken, iyilik sessizce köşesinde bekliyor. Toprağın hâlâ ürün vermesi, bir insanın bir başkasına çıkarsızca el uzatması, kaybolmaya yüz tutmuş değerlerin bir yerlerde hâlâ inatla yaşatılması… Bunlar da bu dünyanın gerçeği.

Haber bültenlerinin, dizilerin, reçete dayatan ekranların ve algoritmaların bize dayattığı bu karanlık ablukayı kırmak zorundayız. Çünkü umut, pasif bir bekleyiş değil; bu acımasız düzene karşı en güçlü direniş biçimidir. Sabah penceremizi açarken sadece havayı değil, zihnimizi de biraz olsun aydınlığa, iyiliğe, çalışmaya ve umuda açabilmek dileğiyle…

Bu yazı toplam 897 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
Dilek ALP Arşivi