Kent Serisi 117: DENİZ ÜLKESİNDE KARA İNSANI OLMAK
Yaz aylarının yavaş yavaş geride kaldığı, sahillerdeki hareketliliğin yerini sakinliğe bıraktığı bu dönemde, sadece tatilcilerin değil, tüm turizm sektörünün şapkasını önüne koyup düşünme vakti geldi. Takvimler eylül ayını gösterirken, ülkemizin dört bir yanından gelen veriler turizmde bu sezon işlerin istenilen düzeyde gitmediğini, turist sayısında ve turizm gelirlerinde kayda değer bir düşüş yaşandığını gösteriyor. Dünyada üç tarafı denizlerle çevrili, dört farklı denize sahip ve aynı anda dört mevsimin birden yaşanabileceği benzersiz bir coğrafya olan Türkiye’nin, bu muazzam potansiyele rağmen neden beklenen turist oranlarına ulaşamadığı sorusu bugün herkesin kafasını kurcalıyor.

Aslında coğrafi olarak adeta kocaman bir yarımada olmamıza rağmen, toplumsal olarak bir "sahil insanı" kültürü geliştirememiş olmamız; üç tarafı denizlerle çevrili bu ülkenin deniz ürünleri ve balıkçılık potansiyelinde dünyanın bir numarası olabilecekken bu konuya yeterince ciddi yaklaşmamış olması da işin en düşündürücü yönlerinden biridir. Aslında bu durumun temeli, yıllara dayanan devlet bakış açısı ve idari geleneklerimizde de açıkça görülmektedir; biz kendimizi bir sahil ülkesinden ziyade, içe dönük, kapalı karasal bir iklime sahip bir toplum olarak gördük ve devlet de bu coğrafi zenginliği kucaklayan, uzun vadeli ve yasalarla korunan öngörülü bir işleyiş geliştirmekte yetersiz kaldı. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu yapıyla ilgili bilinen tek örnek, Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan Bahriye Vekâletidir (Denizcilik Bakanlığı). 1924 yılında kurulan bu bakanlık, maalesef 1927 yılında lağvedilmiş ve görevleri Millî Müdafaa Vekâletine devredilmiştir. Dünyadaki diğer denizci devletlerle kıyaslandığında son derece ayrıcalıklı ve stratejik olan bu coğrafyaya rağmen neden bağımsız ve müstakil bir denizcilik bakanlığının olmadığını anlamak gerçekten güçtür. Bunu da ayrı bir yazıda işlemek istiyorum. Turizmi geliştirmek, yörelerin özgün özelliklerini ön plana çıkartmak ve deniz kültürünü kurumsal bir akılla ele almak hususunda yıllar içerisinde devasa eksiklikler oluşturduk; bu aslında dün başlamayan, köklü bir ezberin ürünü olan bir perspektiftir, ancak bugün gelinen noktada artık işin içinden çıkılmaz bir hale dönüştü.

Bu tablonun ortaya çıkmasında en büyük pay, ne yazık ki son dönemde kontrolden çıkan fiyat artışlarında yatıyor. Yıllar boyunca "ucuz ve erişilebilir tatil cenneti" olarak anılan Türkiye, yaşanan yüksek enflasyon, artan maliyetler ve kur dengesizlikleri nedeniyle bugün bırakın döviz kazanan yabancı turistleri, kendi insanı için bile ulaşılamaz bir lükse dönüştü. İşin en acı ve gurur kırıcı yönü de tam olarak burada başlıyor; yabancı turistler bile Türkiye’yi euro bazında aşırı pahalı bulup alternatif rotalara yönelirken, kendi vatandaşımız bu fahiş fiyatlar yüzünden kendi ülkesini dolaşamaz hale geldi. İnsanlarımız artık memleketinin sahillerinde tatil yapmak yerine, komşu ülkelere veya yurtdışına gitmenin çok daha ekonomik olduğunu fark edip orada tatil olanakları aramaya başladılar. Yunan adalarından Mısır’a kadar pek çok ülke çok daha makul rakamlar sunarken, bizim turizm beldelerimizdeki yüksek fiyat algısı hem yabancı misafiri kaçırdı hem de kendi insanını bu topraklara yabancılaştırdı. Sosyal medyada "Türkiye artık kendi vatandaşının bile bütçesini aştı" eleştirileri yükselirken, yıllardır ezberlenen "deniz-kum-güneş" üçgeninin dışına çıkılamayan tek tip turizm anlayışı bu krizi iyice derinleştirdi.

Üstelik bu kısır döngü sadece otel ve yeme-içme sektörüyle de sınırlı kalmıyor; turistin ya da kendi insanımızın tatil anısını evine taşıyacağı hediyelik eşya tezgâhlarında bile ne yazık ki aynı vizyonsuzluk tablosu karşımıza çıkıyor. Bugün Türkiye’nin hangi turistik beldesine giderseniz gidin, çarşı ve pazarların yöreye özgü, o toprağın tarihini, el emeğini ve kültürünü yansıtan özgün eserler yerine; dünyanın öbür ucunda üretilmiş, ucuz Çin malı figürlerle dolup taşmış durumda. Anadolu’nun binlerce yıllık el sanatları, dokumaları, seramikleri ya da o bölgenin tescilli coğrafi işaretli tarımsal ürünleri vitrinlerde yer bulamazken; nereye giderseniz gidin birbirinin aynısı, ruhsuz ve taklit hediyelik eşyalara mahkûm edilen ziyaretçi, bu durumdan ister istemez hayal kırıklığıyla ayrılıyor. Oysa yerel üreticinin, zanaatkârın ve coğrafi işaretli değerlerin desteklenmediği, insanımıza ve turiste sadece sıradan bir "hatıra nesnesi" satmaya çalışılan bir anlayışla katma değer yaratmak imkânsızdır.
İşte tam da bu noktada, günü kurtaran politikalardan vazgeçip turizmi ve denizciliği ulusal bir stratejik planlamaya oturtmanın şart olduğu görülüyor. Turizmde sürdürülebilir bir başarı yakalamak için masaya rastgele hedefler değil, her detayı ince ince düşünülmüş, bağlayıcı ve gerçekçi bir "Ulusal Turizm Stratejisi ve Hedefler Haritası" konulmalıdır. Bu hedefler sadece yılsonunda "kaç milyon turist geldiği" yarışından ibaret olmamalı; vatandaşın kendi ülkesinde tatil yapabilmesini sağlayacak ekonomik dengeden, turist başına düşen gecelik harcama miktarından, coğrafi çeşitliliğe, yerel zanaatların desteklenmesinden deniz kültürünün ve gastronomisinin ön plana çıkarılmasına kadar her kalemi kapsayan çok katmanlı bir bakış açısı içermelidir. Hangi pazarın hangi kampanya ile besleneceği, bölgesel taşıma kapasitelerinin ne olduğu, otelciden esnafa, balıkçısından hediyelik eşya üreticisine kadar tüm paydaşların fiyat ve kalite istikrarını nasıl koruyacağı bugünden yarına planlanmalı, plansız ve denetimsiz büyümenin getirdiği "vur-kaç" turizmi anlayışına artık son verilmelidir.


Yaz güneşi yavaş yavaş batarken, bu sezon yaşanan düşüşü karamsarlıkla karşılamak yerine silkelenip kendine gelmek ve her detayıyla kurgulanmış yeni bir döneme adım atmak için önemli bir uyarı olarak okumak zorundayız. Turizm sadece otellerin veya acentelerin meselesi değil; tarladaki üreticiden zanaatkâra, balıkçıdan esnafa, sanayiciye kadar toplumun her kesiminin rızkına doğrudan dokunan dev bir zincirdir. Bu ülkenin eşsiz coğrafi potansiyeline, misafirperverliğine ve köklü değerlerine güvenerek atacağımız akılcı ve hedef odaklı adımlar, önümüzdeki sezondan itibaren sahillerimizin ve şehirlerimizin yeniden kendi insanımızı kucaklayan, hak ettiği rekabet gücüne ve özgün kimliğine kavuşmasını sağlayacaktır.
#DenizÜlkesiyizAmaKaraİnsanıyız #Turizm #KöşeYazısı #GebzeHaber #BahriyeVekaleti #TürkiyeTurizmi #MaviVatan #YerelKalkınma #KültürTurizmi #TurizmStratejisi #Coğrafiİşaret #Seyahat #Ekonomi #KentYazıları #DilekAlp #DenizcilikBakanlığı