Eğer Cumhuriyet Kurulmasaydı...
Bugün cumhuriyetimizin 103. yıl dönümünü kutluyoruz. Geride bıraktığımız koca bir asra bakıp iyi ki diyoruz. Ancak tarihin ironik bir yasası vardır: İnsan, elindekinin kıymetini çoğunlukla onu kaybetme ihtimaliyle yüzleştiğinde ya da hiç olmamasının yarattığı boşlukla karşılaştığında anlar. Bazen neleri kazandığımızı görebilmek için, o kazanımların olmadığı bir dünyanın karanlığıyla yüzleşmemiz gerekir. Bugün 29 Ekim sabahına uyanırken penceremizi açtığımız o ferahlık, işte tam da bu yüzden sıradan bir sabaha uyanmaktan çok daha farklıdır. Bugün uyandığımız sabah, bize verilmiş bir lütfun değil, bedeli ödenmiş bir iradenin eseridir.

Ya o gün o büyük karar alınmasaydı? Eğer Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları 29 Ekim 1923’te cumhuriyeti ilan etmeseydi, bugün nasıl bir Türkiye’ye uyanıyor olurduk? Tarihin yönünü değiştiren o büyük adım atılmasaydı, hayatımız tamamen farklı bir karanlığa gömülebilirdi. Gelin, bu sabah cumhuriyetsiz bir ülkeye uyandığımızı hayal edelim. Pencerenizi açtığınızda gördüğünüz şehir, sokaklar ve insan siluetleri bile bambaşka olurdu. Her şeyden önce, egemenlik millete ait olmazdı. Birey olarak bir vatandaş değil, bir sarayın ya da yabancı güçlerin kulu sayılırdık. Milli Mücadele zaferle sonuçlansa bile, cumhuriyet ilan edilmeseydi bağımsızlığımız taçlanamazdı. Ülke; mandacı zihniyetlerin, yabancı devletlerin imtiyazlarının ve borç batağındaki bir monarşinin gölgesinde kalırdı. Kendi geleceği hakkında karar veremeyen, dışarıdan yönetilen yarı sömürge bir toplum haline gelirdik.
Sabah sokağa çıktığınızda, bugün kanıksadığımız o özgür yaşam ritmini bulamazdınız. Eğitim sistemi çağın çok gerisinde kalır, okuma yazma oranı diplerde gezerdi. Harf Devrimi yapılmadığı için okuma yazma öğrenmek sadece küçük bir ayrıcalıklı kesimin tekelinde kalırdı. Bilim, sanat ve felsefe hayatımızın kıyısına bile yaklaşamazdı. Fikri hür, vicdanı hür nesiller yerine; dogmalarla büyüyen ve sorgulaması yasaklanmış bir toplum yapısı ortaya çıkardı. Bilimsel akıl yerine hurafelerin yön verdiği bir eğitim düzeni, ülkenin akli ve fikri bağımsızlığını da kökten felç ederdi.

Cumhuriyetin en büyük devrimlerinden biri olan tarımsal kalkınma ve gıda egemenliği hamleleri gerçekleşmeseydi, bu toprakların kaderi açlık ve yoksullukla mühürlenirdi. Ziraat mekteplerinin kurulmadığı, tohum ıslah istasyonlarının açılmadığı, modern tarım tekniklerinin ve ziraat mühendisliğinin devlet politikası haline gelmediği bir Türkiye'de; topraklarımız dışa bağımlı, verimsiz ve saban seviyesinde kalmış bir üretim çarkına mahkûm olurdu. Anadolu’nun kendi bereketli topraklarında kendi kendine yeten bir tarım ülkesi olması hayal kalır; halk, kıtlıkların ve feodal ağaların insafına terk edilirdi.
Aynı şekilde kadınların yaşamı da dünün en koyu karanlığında hapsolurdu. Kadının adı, ne tarladaki üretimde ne de toplumsal hayatta hak ettiği değeri bulurdu. Seçme ve seçilme hakkı olmayan, kamusal alandan tamamen soyutlanmış, kendi hayatı ve bedeni üzerinde dahi söz hakkı bulunmayan milyonlarca kadın manzarasıyla karşılaşırdık. Medeni Kanun’un sağladığı haklar kurulmadığı için, eşitlikçi bir aile ve toplum yapısından bahsetmek imkansız hale gelirdi. Bugün laboratuvarlarda kürsüye çıkan kadın ziraat mühendislerinin, bilim insanlarının, sanatçıların ve aydınların yerinde derin bir sessizlik hakim olacaktı; çünkü kadının özgürleşmediği bir toplumun medeniyet yarışında öne geçmesi imkansızdı.
Böyle bir Türkiye, komşuları ve dünya için de büyük bir belirsizlik kaynağına dönüşürdü. Orta Doğu’nun ve Balkanlar’ın tam ortasında, sürekli iç karışıklıklarla boğuşan bir ülke olurduk. Sınırlarımız küresel güçlerin haritalarında sürekli yeniden çizilir, vekalet savaşlarının yorgun sahası haline gelirdik. Laik ve ulus-devlet yapısına sahip güçlü bir Türkiye olmasaydı, bölgemiz çok daha erken ve yıkıcı çatışmaların içine sürüklenecekti. Uluslararası alanda sözü dinlenen, barışı savunan bir aktör olmak yerine; dışarıdan kumanda edilen ve kriz ihraç eden bir piyon konumuna düşerdik.

Sokakta yürürken kendinize sorun: Toprağına sahip çıkabileceğiniz bir ziraat bilimi, haklarınızı arayabileceğiniz tarafsız bir mahkeme, fikrinizi özgürce söyleyebileceğiniz bir kürsü ya da geleceğe dair kurabileceğiniz bağımsız bir hayal olur muydu? Yanıt ne yazık ki hayır. Cumhuriyet kurulmasaydı; kimliğini kaybetmiş, geçmişiyle geleceği arasında sıkışmış, bilimden ve üretimden kopmuş bir toplum olarak kalırdık.
Bugün bazı haklarımızın eksildiğini, kısıtlandığını veya tehlikede olduğunu düşünüyorsanız eğer; soruyu "ne zaman kaybettik?" diye değil, "o hakları ilk başta hangi bedellerle ve nasıl elde etmiştik?" sorusundan başlayarak düşünmeliyiz. Çünkü haklar, lütuf olarak verilmediği gibi, unutulduğunda ya da korunmadığında sessizce elimizden kayıp giden emanetlerdir.
İşte bu yüzden cumhuriyet, takvimdeki sıradan bir bayram günü değildir. Cumhuriyet; özgürce nefes alabilmemiz, kimseye kul olmadan başımız dik yaşayabilmemizdir. Toprağımızı, bilimimizi ve irademizi kendi ellerimizle büyütebilmemizin tek teminatıdır. Bugün 103 yıl geriye bakarken gördüğümüz şey, sadece bir rejim değişikliği değil; yok edilmek istenen bir ulusun onur, bilim ve aydınlanma mücadelesidir. Cumhuriyet, geçmişimize olan en büyük borcumuz, yarınlarımıza bırakacağımız en kıymetli mirastır.
