Azerbaycan
Geçenlerde İlham Aliyev’i merak ettim. Daha doğrusu, Azeri bir arkadaş ile yemek yerken Haydar Aliyevden o kadar çok bahsettiki, Oğlunu araştırmaya başladım. Sonra olay babasına geçti.
Sonra da babası Haydar Aliyev’i okumaya başladım. Okudukça konu Aliyev ailesinden çıktı, Azerbaycan’a geldi.
Bir ülkenin otuz küsur yılda nereden nereye gelebileceğini görmek açısından ilginç bir örnek Azerbaycan.
Sovyetler Birliği dağıldığında Azerbaycan’ın hali pek iç açıcı değildi. Ekonomi kötü, devlet kurumları zayıf, içeride siyasi mücadele var. Bir taraftan da Karabağ savaşı devam ediyor. Toprak kaybedilmiş, yüz binlerce insan yerinden olmuş.
Bugünden bakınca o günkü Azerbaycan’ı gözümüzde canlandırmak kolay değil.
Haydar Aliyev böyle bir dönemde, 1993 yılında ülkenin başına geçti.
Aliyev’i seven vardır, sevmeyen vardır. Yönetim biçimine yönelik eleştiriler de az değildir. Ama bir şeyi teslim etmek gerekiyor: Adam devleti biliyor.
Zaten hayatının büyük bölümü devletin içerisinde geçmiş. KGB’den gelmiş, Azerbaycan Komünist Partisi’nin başına geçmiş, oradan Moskova’ya gitmiş ve Sovyetler Birliği’nin en üst yönetim kademelerine kadar yükselmiş.
Sovyetler dağıldığında elinde çok önemli bir tecrübe vardı.
Devlet nasıl çalışır?
Bürokrasi nasıl yönetilir?
Büyük devletlerle nasıl ilişki kurulur?
Güç nasıl oluşturulur?
Belki de daha önemlisi, ne zaman konuşulup ne zaman beklenmesi gerektiğini biliyordu.
1994 yılında Ermenistan ile ateşkes yapıldı.
Karabağ meselesi çözülmedi. Azerbaycan açısından bakıldığında sadece donduruldu.
Sonra başka bir şey yaptılar.
Petrole yöneldiler.
Hazar’daki petrol ve doğalgaz rezervlerini uluslararası sermayeyle buluşturdular. Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ulaşacak enerji hatlarının temellerini attılar.
Para gelmeye başladı.
Ama mesele sadece para değildi.
Petrol aynı zamanda siyasetti.
Türkiye vardı.
Rusya vardı.
İran vardı.
Avrupa vardı.
Amerika vardı.
Azerbaycan bütün bu güçlerin arasında kendisine bir alan açmaya çalıştı.
2003 yılında Haydar Aliyev öldü. Yerine oğlu İlham Aliyev geçti.
İşte burada insanın aklına doğal olarak şu geliyor:
Baba cumhurbaşkanı, ardından oğlu cumhurbaşkanı.
Demokrasi açısından bakınca üzerinde durulması gereken ciddi bir mesele bu. Zaten uluslararası kuruluşların Azerbaycan’daki seçimler, basın özgürlüğü, siyasi rekabet ve muhalefetin hareket alanı konusunda yıllardır önemli eleştirileri bulunuyor. 2024 seçimleri için de benzer eleştiriler yapıldı.
Bunları yok sayarsanız Azerbaycan’ı doğru okuyamazsınız.
Ama sadece bunları konuşursanız yine doğru okuyamazsınız.
Çünkü İlham Aliyev’in önünde babasından kalan çok büyük bir mesele vardı.
Karabağ.
İlham Aliyev 2003 yılında göreve geldi.
Karabağ savaşı ise 2020 yılında başladı.
Arada tam 17 yıl var.
Azerbaycan bu süre içerisinde ordusunu güçlendirdi. Ekonomik imkânlarını artırdı. Türkiye ile ilişkilerini geliştirdi. Enerji hatlarıyla Avrupa için önemli hale geldi. Rusya’yla köprüleri atmadı. İsrail ile ilişkiler kurdu.
Sonra şartların değiştiği bir dönemde harekete geçti.
2020’de 44 gün süren savaş Azerbaycan’ın yaklaşık otuz yıldır devam eden Karabağ meselesinde dengeleri tamamen değiştirdi.
2023’te ise Azerbaycan Karabağ üzerinde tam kontrol sağladı.
Elbette burada Ermeni halkının yaşadıklarını da görmezden gelemeyiz. 2023’te Karabağ’dan 100 binden fazla Ermeni Ermenistan’a geçti. Savaş dediğiniz şey haritada sınırların değişmesinden ibaret değil. Evini terk eden insanlar, ölen gençler, dağılan aileler var.
Fakat Azerbaycan toplumunun gözünden baktığınızda başka bir gerçek var.
Otuz yıl boyunca kaybedilmiş kabul edilen topraklar geri alındı.
Bunu yapan lider de İlham Aliyev oldu.
O nedenle Aliyev’in Azerbaycan toplumundaki karşılığını yalnızca seçim sonuçlarına bakarak anlamaya çalışmak bana eksik geliyor. Karabağ meselesinin Azerbaycan toplumunda ne ifade ettiğini anlamadan Aliyev’i de anlayamazsınız.
Bugün Azerbaycan’ın yaklaşık 10 milyon nüfusu var.
Dünya devi değil.
Devasa bir ekonomisi de yok.
Üstelik ekonomisi hâlâ petrol ve doğalgaza ciddi ölçüde bağımlı. Dünya Bankası da ekonominin hidrokarbonlara uzun süredir bağımlı olduğunu ve çeşitlendirilmesi gerektiğini söylüyor.
Ama bulunduğu coğrafyaya bakın.
Bir tarafında Rusya.
Bir tarafında İran.
Batısında Ermenistan.
Hemen yanında Gürcistan.
Öte tarafta Hazar Denizi.
Ve Türkiye.
Böyle bir coğrafyada küçük bir devlet olarak ayakta kalmak kolay iş değil.
Türkiye açısından da Azerbaycan’ın değerini sadece “iki devlet, tek millet” sözüyle açıklamayı doğru bulmuyorum.
Duygusal bağımız elbette var.
Dilimiz yakın.
Kültürümüz yakın.
Tarihimiz yakın.
Ama devletler arasındaki ilişkiler yalnızca duyguyla yürümüyor.
Enerji var.
Savunma var.
Ticaret var.
Kafkasya var.
Orta Asya’ya ulaşım var.
Hazar var.
Rusya ve İran dengesi var.
Türkiye için Azerbaycan önemliyse, Azerbaycan için de Türkiye çok önemli.
İki ülkenin çıkarlarının büyük ölçüde örtüştüğü bir alan oluşmuş durumda.
Ben Azerbaycan’ı okurken en fazla şunu düşündüm:
Devlet yönetiminde bazen günlük tartışmaların çok ötesinde düşünmek gerekiyor.
Beş yıllık değil, yirmi yıllık hesap yapmak gerekiyor.
Bugün yapamadığınız bir şeyi tamamen unutmak yerine şartların oluşacağı günü beklemek gerekiyor.
O gün geldiğinde de hazırlıklı olmak gerekiyor.
Haydar Aliyev’in kurduğu yapı ile İlham Aliyev’in yönettiği Azerbaycan’ın hikâyesinde bunun izlerini görmek mümkün.
Bu, Azerbaycan’daki her şeyin doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Demokrasi tartışılır.
Basın özgürlüğü tartışılır.
Gelir dağılımı tartışılır.
Petrole bağımlılık tartışılır.
Bir ailenin çeyrek asrı aşan iktidarı zaten başlı başına tartışılır.
Ama devlet yönetiminde bir başka soru daha vardır:
Görevi aldığınızda nasıl bir ülke vardı?
Bıraktığınızda nasıl bir ülke olacak?
Ben son zamanlarda bu soruya fazlasıyla takılıyorum.
Çünkü siyasetçinin gerçek mirası öldükten sonra adına dikilen heykel değildir.
Yaptırdığı saray da değildir.
Makamda kaç yıl kaldığı hiç değildir.
Geride bıraktığı devlettir.
Geride bıraktığı ekonomi, kurumlar, eğitim sistemi, adalet sistemi ve toplumdur.
Bir de ülkesinin dünyadaki itibarıdır.
Haydar Aliyev gitti.
İlham Aliyev de bir gün gidecek.
Hepimiz gideceğiz.
Sonunda geriye çok basit bir soru kalacak:
Göreve geldiğinde nasıl bir ülke vardı, giderken nasıl bir ülke bıraktın?