TORPİL
Bu yıl okullar haziranın sonunda kapandı.
Bu nedenle yaz çok hızlı geçti.
Temmuz derken Ağustos'u ortaladık.
Okulların açılmasına 20 gün kaldı.
Kayıtlar başladı.
Ve tabii ki okullar açılmadan önce her yıl başlayan telaş da...
Kırtasiye listeleri, forma telaşı, servis hesabı, kantin masrafı derken bir de şu meşhur “sınıf ve öğretmen meselesi” çıkar karşımıza.
Resmî olarak böyle bir şey yoktur.
En azından kâğıt üzerinde…
“Öğretmen ve sınıf seçimi yapılmıyor.”
Ne güzel!
Peki velilerin koridorlarda fısıldaşarak birbirlerine anlattıkları ne?
“Çocuğu şu öğretmene verdim.”
“Bizim tanıdıkları öğretmen var.”
“Şu öğretmenin sınıfı çok iyiymiş.”
“Arkadaşımın çocuğu onun sınıfında.” yy
“Öğretmen arkadaşlar zaten kendi çocuklarını birbirlerinin sınıflarına aldırıyor.”
Bunlar şehir efsanesi mi?
Keşke öyle olsa.
Eğitimde en tehlikeli şey, yalnızca yapılan haksızlık değildir.
Haksızlığın normalleşmesidir.
Bir de işin “bağış” tarafı var.
Adı bağış.
Ama velinin önüne konan rakam, gönüllülük kavramının sınırlarını çoktan aşmışsa orada kelimelerin anlamıyla oynamaya başlamışız demektir.
“Bağış yapabilirsiniz.”
Elbette yapabiliriz.
Gönüllülük zaten bunun için vardır.
Fakat gönüllü olan bir şeyin çocuğun okul içindeki konumuna, sınıfına, öğretmenine veya alacağı hizmete etkisi olmamalıdır.
Çünkü bir veli çocuğunun eğitim hakkını güvence altına almak için ödeme yapmak zorunda hissediyorsa bunun adı artık bağış olmaktan çıkar.
Ve asıl mesele burada başlar.
Peki bu düzeni kim besliyor?
Sadece okul yönetimleri mi?
Hayır.
Veliler de bu sistemin önemli bir parçası.
Maddi gücü olan bazı veliler için mesele yalnızca çocuğunun eğitim alması değil; daha iyi öğretmene, daha iyi sınıfa, daha avantajlı koşullara ulaşması hâline geliyor.
Parası olan “çocuğum geri kalmasın” diyor.
Tanıdığı olan “çocuğum iyi sınıfa girsin” diyor.
Çevresi olan işini çözüyor.
Sesi çıkmayan, imkânı olmayan, tanıdığı bulunmayan veli ise “Ne yapalım?” diye bakıyor.
İşte fırsat eşitsizliği tam da burada başlıyor.
Çocukların eğitim hakkı aynı.
Ama velilerin imkânları aynı değil.
Sonuç?
Aynı okulun kapısından giren çocuklar, daha ilk günden aynı çizgide yürümeye başlamıyor.
Üstelik bu durum yalnızca ekonomik bir mesele de değil.
Çocuğa daha okulun ilk yıllarında şu etik dışı mesajı veriyoruz:
“İmkânın varsa önceliklisin.”
“Çevren varsa işin kolay.”
“Birini tanıyorsan kapı açılır.”
“Paran varsa seçeneklerin artar.”
Sonra bu çocuklardan büyüdüklerinde liyakat, adalet ve eşitlik bekliyoruz.
Çocuk ne görüyor?
Paranın kapı açtığını.
Tanıdıklığın iş gördüğünü.
Kuralların herkese aynı uygulanmadığını.
Sonra da “Gençler neden adalete inanmıyor?” diye şaşırıyoruz.
Yahu adaletin ilk dersini okulda verememişiz!
Peki denetimler?
Kâğıt üzerinde var.
Şikâyet mekanizmaları var.
Mevzuat var.
Genelgeler var.
Açıklamalar var.
Ama velinin yaşadığı gerçek başka.
Çünkü sistemin en büyük problemi, kuralın uygulanıp uygulanmadığının yeterince denetlenmemesi.
Veya ahbap çavuş ilişkileriyle yürütülmesi...
Denetim, önceden haber verilen bir ziyaret olmamalı.
“Her şey yolunda mı?” diye sorup “Evet” cevabını almak hiç olmamalı.
Gerçek denetim, veliye de öğrenciye de öğretmene de ayrı ayrı ulaşabilmeli.
Ve en önemlisi, şikâyet eden velinin çocuğunun bundan dolayı mağdur olmayacağından emin olması gerekiyor.
Aksi hâlde insanlar susar.
Susunca da sorun ortadan kalkmış sayılır.
Oysa sorun ortadan kalkmaz.
Sadece görünmez olur.
Peki ne yapılabilir?
Öncelikle sınıf ve öğretmen dağılımlarında şeffaf, denetlenebilir ve mümkün olduğunca objektif kriterler uygulanmalı.
Kardeş, sağlık, özel eğitim gibi zorunlu ve belgelenebilir durumlar dışında kişiye özel sınıf oluşturmanın önüne geçilmeli.
Öğretmenlerin kendi çocukları veya yakınları için ayrıcalıklı sınıf talepleri de diğer velilerden farklı bir hakka dönüşmemeli.
Öğretmen olmak, sistemin kurallarının üzerinde olmak anlamına gelmemeli.
İkinci olarak bağış konusu tamamen şeffaflaştırılmalı.
Bir okulun gerçekten ihtiyacı varsa bunun hesabı açık olmalı:
Ne kadar para toplandı?
Nereden geldi?
Nereye harcandı?
Kim karar verdi?
Hangi ihtiyaç için kullanıldı?
Bunların tamamı okulun velilerine düzenli biçimde bildirilmeli.
“Bağış yaparsanız çocuğunuz için daha iyi olur” algısının oluşmasına dahi izin verilmemeli.
Eğitim hakkı, ödeme gücüne göre farklılaştırılamaz.
Bir başka önemli adım da isimsiz ve bağımsız denetim mekanizması.
Velinin şikâyet ettiğinde okul yönetimiyle karşı karşıya kalmadığı, çocuğunun bundan etkilenmeyeceği bir sistem kurulmalı.
Denetimler de yalnızca evrak üzerinden değil, veli ve öğrenci deneyimleri üzerinden yapılmalı.
Aynı okul hakkında farklı dönemlerde benzer şikâyetler geliyorsa, tesadüf deyip geçilmemeli.
Veri tutulmalı.
Karşılaştırma yapılmalı.
Tekrar eden şikâyet, denetim için kırmızı alarm kabul edilmeli.
Ve bütün bunların sonucunda “Kim kimi tanıyor?” değil, “Kural ne diyor?” sorusu belirleyici olmalı.
Bir de veliye düşen görev var.
Çocuğumuz için daha iyi olanı istemek elbette hakkımız.
Ama kendi çocuğumuzun hakkını ararken başka bir çocuğun hakkını satın almaya çalışmamalıyız.
Bugün “Benim çocuğum iyi sınıfta olsun da gerisi ne olursa olsun” dediğimizde, yarın aynı sistem kendi çocuğumuzu da başka birinin imkânı karşısında geride bırakabilir.
Ayrıcalık, adaletin alternatifi değildir.
Ayrıcalık herkese dağıtılamaz.
Çocuğun kaderini sınıfı belirlememeli.
Sınıfını da cüzdan!!!
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.