DİZİ İZLEMEK Mİ, ZAMAN ÖLDÜRMEK Mİ?
Televizyon kumandasını elimize aldığımızda önümüze serilen o uçsuz bucaksız ama bir o kadar da sığ "dizi denizi" içinde, gerçek bir inciye rastlamak her geçen gün zorlaşıyor. Yerli yapımların bitmek bilmeyen ağır çekimleriyle, dakikalarca süren anlamsız bakışmalarıyla ve "aşk-meşk" sarmalına sıkışmış, inandırıcılıktan uzak senaryolarıyla vakit kaybetmek yerine; ekranın hakkını veren, zihni zorlayan yapımlara yönelmek artık bir tercih değil, bir ihtiyaç haline geldi. Bu arayış beni son dönemde iki dev yapımla buluşturdu. Geçtiğimiz aylarda, 2011’den 2019’a kadar dünyayı kasıp kavuran, siyasi entrikanın ve insan doğasının en karanlık, en çiğ yönlerinin epik bir dille anlatıldığı Game of Thrones’u noktaladım. Şimdilerde ise 1999-2007 yılları arasında televizyon tarihini temelinden değiştiren The Sopranos’un 22. bölümündeyim ve her sahnesine, her senaryo tercihine ayrı bir hayranlık duyuyorum.
The Sopranos, bize sadece New Jersey’li bir mafya patronunun dünyasını anlatmıyor; Tony Soprano’nun suç, şiddet, aile ve adalet arasındaki o ince çizgide verdiği denge mücadelesi aslında modern insanın yaşadığı büyük kimlik krizinin bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Dizinin kalbi ise hiç şüphesiz Tony ve psikiyatristi Dr. Jennifer Melfi arasındaki o ikonik diyaloglarda atıyor. Bir yanda panik ataklarla boğuşan, elindeki kanı ailesinden saklamaya çalışan sert bir "baba", diğer yanda ise onun zihninin en karanlık labirentlerine fener tutmaya çalışan, etik ve profesyonellik arasında mekik dokuyan bir doktor... Altı sezon boyunca süren bu seanslar, suç ve ahlak kavramlarını öylesine derinlemesine, öylesine felsefi bir dille tartışıyor ki, izleyiciyi de o terapi koltuğuna, vicdanıyla yüzleşmek üzere oturtmayı başarıyor. Küresel anlamda en çok izlenenler listesinde zirveye oynayan bu iki dizinin ortak noktası, karakterlerini siyah ya da beyaz olarak değil, hayatın kendisi gibi ürkütücü gri tonlarda işlemesi.
Ülkemizdeki dizi sektörüne baktığımızda ise maalesef bir-iki istisna dışında tam bir çöl iklimi hâkim. Konusu olmayan, sadece görsel estetik ve abartılı duygular üzerine kurulu yapımlar, bu tür dünya klasikleriyle kıyaslandığında ne yazık ki oldukça cılız kalıyor. Bizim ekranlarımızda karakterler genellikle tek boyutlu; ya çok iyi ya da çok kötü. Oysa seyircinin ihtiyacı olan şey; klişe aşk hikâyeleri veya yapay kahramanlıklar değil, Tony Soprano gibi panik atak geçiren, ördeklerin gitmesine ağlayan ama aynı zamanda acımasız kararlar verebilen karmaşık insan ruhudur. Kaliteli bir yapım izlemek sadece zaman geçirmek değil; hayatı, dostluğu ve adaleti yeniden sorgulamaktır. The Sopranos’ta Tony’nin dünyasına girmek, o içsel çatışmaya tanık olmak bana bir kez daha şunu hatırlattı: Gerçek sanat, bize duymak istediğimiz masalları değil, yüzleşmekten korktuğumuz o çıplak gerçekleri fısıldayandır.