TÜRKAN ŞORAY, BİR BAKIŞTAN DAHA FAZLASI
Türk sineması denince zihnimizde beliren ilk görüntü, genellikle bir çift buğulu gözdür. O gözler ki, bazen bir aşkın imkansızlığını, bazen bir kadının gururunu, bazen de Anadolu’nun bitmek bilmeyen çilesini anlatır. Türkan Şoray, nam-ı diğer "Sultan", bizim sinemamızda sadece bir oyuncu değil, toplumsal bir mutabakatın adıdır. Her yaştan, her görüşten insanın üzerinde anlaştığı nadir kıymetlerimizden biridir o.
Onu sinemamızın zirvesine taşıyan şey, sadece o kusursuz yüz hatları ya da mesleğine koyduğu meşhur kuralları değildi. Şoray, perdede göründüğü ilk andan itibaren izleyiciyle arasında görünmez bir köprü kurmayı başardı. O, zengin köşklerindeki mağrur genç kızda da, kasaba pavyonundaki hüzünlü kadında da hep bizden bir parça taşıyordu. "Vesikalı Yarim"deki o unutulmaz duruşuyla, sevdanın sadece mutluluk değil, aynı zamanda bir vazgeçiş olduğunu bize en derinden o öğretti.
Tabii bu büyük yolculukta, onun devleşen oyunculuğuna eşlik eden jönlerin payını da unutmamak gerekir. Özellikle Cüneyt Arkın ile yan yana geldikleri kareler, Türk sinemasının estetik zirvesidir. Arkın’ın o heybetli, sert ve yakışıklı duruşu, Şoray’ın zarafeti ve derinliğiyle birleştiğinde ortaya çıkan enerji, bugün bile televizyon ekranlarından evlerimize sızabiliyor. Onlar, bir dönemin hayallerini süsleyen, idealize edilmiş ama bir o kadar da içten kahramanlardı. Birlikte oynadıkları her filmde, aşkın hem ne kadar yakıcı hem de ne kadar asil olduğunu kanıtladılar.
Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın denince akla gelen en ikonik, en "renkli" ve kimyası en yüksek yapımlardan biri kuşkusuz 1970 yapımı "Arım Balım Peteğim"dir. Bu film, sadece iki dev ismin yan yana gelmesi değil, Yeşilçam’ın o dönemki ihtişamının, melodram ve romantik komedi arasındaki o ince çizginin bir özetidir.
Ancak Türkan Şoray’ı asıl "Sultan" yapan, kameranın önündeki başarısını kameranın arkasına taşıyabilme cesaretiydi. "Dönüş" veya "Yılanı Öldürseler" gibi filmlerde yönetmen koltuğuna oturarak, kadının hikayesini bir de kadının gözünden anlatma derdine düştü. Bu, Yeşilçam’ın o erkek egemen yapısı içinde devrim niteliğinde bir adımdı. O, sadece güzel bir yüz olarak kalmayı reddetti; sinemaya kafa yoran, ter döken ve ekol yaratan bir sanatçıya dönüştü.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Türkan Şoray’ın bıraktığı iz sadece film şeritlerinde değil, halkın kolektif hafızasındadır. Sevginin "emek" olduğunu Selvi Boylum Al Yazmalım ile zihnimize kazıyan, hüznü bir asalet simgesi haline getiren odur. Sinemamızın Sultan’ı, her bakışıyla bize şunu fısıldamaya devam ediyor: Sanat, insanın kalbine dokunduğu sürece ölümsüzdür.
Sonuç olarak Türkan Şoray bir efsanedir!