Fatoş Özut Kırtay

Fatoş Özut Kırtay

HAYATIN ACİL SERVİSİ YOK

HAYATIN ACİL SERVİSİ YOK

İnsan, hayatın ne kadar kısa olduğunu bazı cümlelerden değil, bazı vedalardan öğreniyor.

Bir kapının son kez kapanışından, bir elin avucundan usulca çekilişinden, “Görüşürüz” denilen birinin gerçekten bir daha görünmeyişinden…

Sonra bir bakıyor ki yıllardır 'sonra yaparım' dediği ne varsa, aslında hayatın ona verdiğini sandığı bir erteleme hakkıymış.

Oysa hayatın böyle bir hakkı yok.

Beklemiyor.

Biz bir işi bitirelim, faturaları ödeyelim, evi toplayalım, herkese yetişelim, içimizden geçenleri söylemek için uygun zamanı bulalım diye kapıda durmuyor.

Yorulduğumuzda gidip “Biraz hayat rica ediyorum” diyebileceğimiz bir kapı bulunmuyor. Kaybettiğimiz zamanı geri getirecek, kapanmış bir vedayı açacak, susarken içimizde kalan cümleleri sahibine ulaştıracak bir nöbetçi yok.

Zamanında söylenmeyen sözlerin, ertelenen buluşmaların, sarılmaya kıyamadığımız insanların yerine yenisini koyamıyoruz.

Bazı vedalar, insanın içinden bir odayı da beraberinde alıp gidiyor.

Günlerimizi sürekli bir yerlere yetişerek geçiriyoruz.

İşe, okula, servise, randevuya, alışverişe, faturaya…

Telefon çalıyor, açıyoruz.

Mesaj geliyor, cevaplıyoruz.

Bir iş bitiyor, diğeri başlıyor.

Ev toparlanıyor, yeniden dağılıyor.

Mutfak bitiyor, hayat başka bir ihtiyaç çıkarıyor.

Sanki görünmeyen bir saat sürekli kulağımıza aynı şeyi fısıldıyor:

“Acele et.”

Nereye yetiştiğimizi çoğu zaman sorgulamadan.

Belki de en büyük gecikmemiz, kendi hayatımıza varamamak...

Bütün bu telaşın arasında kendimize ayıracak birkaç dakikayı bile lüks gibi görmeye başlıyoruz.

Bir kahveyi sıcak içmek, günün ortasında derin bir nefes almak, sevdiğimiz birinin yüzüne telefonsuz bakmak sanki ertelenebilir ihtiyaçlara dönüşüyor.

Bazen insanın ihtiyacı olan şey sadece biraz durmak.

Bir kahveyi acele etmeden içmek.

Telefonu sessize almak.

Sevdiği biriyle gerçekten konuşmak.

Pencereden dışarı bakmak.

Hiçbir şey yapmadan birkaç dakika oturmak…

Bazı şeylerin telafisi yok.

Çocukların büyümesini durduramıyoruz.

Anne babamızın yaşını geri alamıyoruz.

Bir dostun kaçırdığımız sohbetini geçmişe ekleyemiyoruz.

Söylenmemiş bir “iyi ki varsın”ı dünün içine bırakamıyoruz.

Birinin sesini son kez duyduğumuzu bilmeden telefonu kapatıyoruz.

Sonra o ses, evin içinde unutulmuş bir eşya gibi yıllarca içimizde kalıyor.

Hayatın geri alma tuşu yok.

Bunu bildiğimiz hâlde en büyük hatayı yapıyoruz:

Yaşamayı hep biraz sonraya bırakıyoruz.

“Şu işi bitireyim.”

“Biraz para biriktireyim.”

“Şu yoğunluk geçsin.”

“Sonra giderim.”

“Sonra ararım.”

“Sonra konuşuruz.”

“Şimdi sırası değil.”

O 'sonra' bazen hayatın bize tanımlamadığı bir tarih belki de...

Takvimde hiç açılmayacak bir sayfa, bazen kapısına bir daha varamayacağımız bir ev, bazen de içimizde yıllarca taşıyacağımız tek bir cümledir.

Bu yüzden arada bir yetişememeyi göze almak gerekiyor.

Her telefon hemen açılmayabilir.

Her iş bugün tamamlanmayabilir.

Ev bir gün dağınık kalabilir.

Çamaşır yarına bırakılabilir.

Dünya birkaç saat bizim, onsuz da dönsün.

Bırakalım dönsün.

Kendi yorgunluğumuzun kapısını çalmıyor, kendi sesimizi “sonra dinlerim” diyerek susturuyoruz. Oysa insanın kendine yetişmesi, bütün telaşların içinden geçip kendi kalbine zamanında varabilmesidir.

Belki hayatın gerçek acili budur.

Kendimize, sevdiklerimize ve elimizdeki zamana biraz daha erken yetişmek.

Bir vedayı beklemeden sarılmak.

Bir cümleyi içimizde çürütmeden söylemek.

Bir buluşmayı takvimde boşluk kalınca değil, kalbimiz özleyince yapmak.

Hayatın acil servisi yok.

Biz hazır olduğumuzda değil; tam da yaşarken, elimizden sessizce kayıp gidiyor.

Cemal Süreya'nın dediği gibi:

Hayat kısa, kuşlar uçuyor...

Bu yazı toplam 217 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Fatoş Özut Kırtay Arşivi