ZARAFET, SANAT VE DİPLOMASİ: ŞERMİN DARENDE

Dilek ALP

Röportaj: Dilek ALP/ Ankara
Görünmeyeni yönetirken, estetiği rehber edinen bir yaşam.

Bazı hayatlar yüksek sesle değil, ölçüyle yazılır. Zarafetle taşınan bir temsil, sabırla kurulan ilişkiler ve sanatla beslenen bir iç dünya… Şermin Darende’nin hikâyesi, aynı zamanda emekli diplomat, ressam ve gazeteci Daver Darende ile paylaştığı entelektüel ve duygusal yolculuğun izlerini de taşıyor. Bilimsel disiplinle şekillenmiş bir zihin, müzikle incelmiş bir ruh ve diplomatik yaşamın görünmeyen ama güçlü sorumluluğunu yıllarca omuzlamış bir duruş… Farklı ülkelerde, farklı kültürlerde; kimi zaman savaşın gölgesinde, kimi zaman sanatın ışığında geçen yıllar boyunca Şermin Darende, hem “temsil”i hem de “kendisi” olmayı başarmış bir isim. Bu söyleşi, yalnızca bir diplomat eşinin hatıraları değil; aynı zamanda ölçünün, zarafetin, entelektüel birikimin ve iç huzurun nasıl korunabileceğine dair incelikli bir hayat anlatısı.

1. Bilimsel bir birikimden, diplomatik yaşamın inceliklerine uzanan yolculuğunuzu nasıl anlatırsınız?

Meslek hayatım bilimsel bir formasyonla başladı ama sanat, hayatımın çok erken döneminden beri içindeydi. Annem beni 8 yaşında keman dersine başlattı. Orkestralarda çaldım, solo konserler verdim. Bu bana disiplin, sabır ve estetik duyarlılık kazandırdı. Üniversitede aldığım mühendislik eğitimi ise analitik düşünmeyi öğretti.

16 yaşımdan beri Cumhuriyet gazetesi okurum; bu benim için bir tutku. Ailem entelektüeldi. Dedem, Tevfik Fikret’in Çocuklara Şiirler kitabından etkilenerek adımı Şermin koymuş. Babamın amcası Hüsnü Açıksöz’ün 1919 da Kastamonu’da çıkardığı Açıksöz Gazetesi de ailemizin düşünsel mirasının bir parçasıdır. Bu geçmiş bana tarih bilinci ve sorumluluk duygusu verdi.

Üniversite sonrası Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nde çalışmaya başladım. O dönemde Daver Darende ile tanıştık. Müzik, sinema, edebiyat üzerine ortak ilgilerimiz bizi yakınlaştırdı. Ortak zevklerimiz benim onun evlilik teklifini tereddütsüz kabul etmeme neden oldu. Evlendikten sonra keskin bir şekilde diplomatik yaşama geçtim. İlk görev yerimiz Münih’te öğrendiğim ilk ders şuydu: Diplomasi ölçü ve zaman disiplinidir. “Sekizde davet mi? Ne bir dakika önce ne bir dakika sonra.” Bu ilke hayatım boyunca benim altın anahtarım oldu.

Bilimsel disiplinle kültürel duyarlılık birleştiğinde, insan hem rasyonel hem estetik bir denge kurabiliyor. Benim yolculuğum biraz böyle oldu.

2. Diplomat eşi olmak, çoğu zaman görünmeyen ama güçlü bir sorumluluk gerektiriyor. Bu rolü siz nasıl tanımlarsınız?

Bu rolü üstlenmek için dayanıklılık, uyum sağlama kapasitesi ve güçlü insan ilişkileri şart. Gittiğiniz yerde farklı kişilerle tanışmak ve ilişkiler kurmak zorundasınız; bu, mesleğin de temel amacı. Özellikle uygar ülkelerde, zevkler ve alışkanlıklar birbirine yakın olduğunda uyum sağlamak daha kolay oluyor. Zamanla kendinizi geliştiriyorsunuz; genç yaşta hayata diplomat olarak başlamak, deneyimle öğrenmeyi de beraberinde getiriyor.

Benim için bu süreç görece kolay geçti. Hazırladığım yemekler, resepsiyonlar ve ev yönetimi gibi konularda aileden gördüğüm alışkanlıklar büyük kolaylık sağladı. Genellikle diplomat çocukları da diplomasiye yönelir; çünkü bir hayat tarzını öğrenmiş olurlar.

Tüm bu koşullara rağmen, diplomat eşi olarak kültürel yaşamdan uzak kalmak mümkün değildi. Polonya’da operalar, konserler, sanatçılarla dostluklar ve Chopin’in memleketinde yapılan etkinlikler hayatımıza renk kattı. Varşova’da Stare Miasto gibi tarihi alanların yeniden inşası, savaş sonrası kültürel mirasa gösterilen saygıyı ve halkın dayanıklılığını gösteriyordu. Aynı zamanda tarihi acılar bizim için ders niteliğindeydi; insanlık tarihinin karanlık yönlerini anlamak ve saygıyla yaklaşmak gerekiyordu.

Kısacası diplomat eşi olmak, hem görünmeyen sorumlulukları hem de kültürel zenginlikleri beraberinde getiren bir yaşam biçimi. Güçlü olmayı, uyum sağlamayı ve insan ilişkilerini hassasiyetle yönetmeyi gerektiriyor; fakat aynı zamanda, farklı kültürleri deneyimleme ve tarihe tanıklık etme imkânı da sunuyor.

3. Eşiniz, emekli diplomat, ressam ve gazeteci Daver Darende, çok yönlü bir entelektüeldi. Onunla aynı hayatı paylaşmak sizi hangi yönlerden besledi? Eşinizin ardından, hafızada kalan en güçlü ortak değeriniz sizce nedir?

Daver ile hayatı paylaşmak, hem entelektüel hem de duygusal olarak beni çok besledi. Ortak değerlerimiz aslında çok fazla; benim zaten tutkulu olduğum ilgi alanlarım onunla birlikte daha da güçlendi. Özellikle sanat ve sinema konusunda ortak bir zemine sahiptik. Sanat sinemasına olan merakımız bizi birleştirdi. Onun entelektüel bakış açısı ve yaratıcılığı, benim kendi ilgilerimi besledi ve daha da derinleştirdi.

En büyük derslerden biri, zor koşullarda güçlü olmayı öğrenmek oldu. Diplomat eşi olarak, sadece salonlarda resepsiyon yönetmek değil, aynı zamanda savaş tehlikesi, sokak çatışmaları ve güvenlik riskleri gibi olağanüstü durumlarla başa çıkmak gerekiyordu. Münih’te bulunduğumuz yıllarda ASALA saldırıları yoğun olarak devam ediyordu. 1970’lerin sonu ile 1980’in başında başlayan bu saldırılar, Avrupa’daki Türk diplomatik temsilciliklerini hedef alıyordu. Çok sayıda diplomat, eş ve çocuk hayatını kaybetmişti. Biz de Varşova’ya tayin olduğumuzda, yakın dostumuz olan Büyükelçi Galip Balkar’ın Yugoslavya’da öldürülmesi gibi haberlerle sürekli korku içinde yaşamak zorunda kaldık. Bakanlıktan gelen yazılarda, en ufak bir şüpheyi bile bildirmemiz isteniyordu. Bir gün, evimizin gözetlendiğini fark ettik; ateşemiliter eşime haber verdi ve titreyerek “Eviniz gözetleniyor maalesef” dedi.

Doruk o sırada iki yaşındaydı ve güvenliği için onu İngiliz Büyükelçiliği’ndeki anaokuluna verdik. Yani günlük hayat, görev ve güvenlik endişeleriyle iç içeydi.

Buna rağmen sanat, Daver için her koşulda uygulanabilir bir araçtı. Bomba altındayken bile resim yapmayı sürdürdü; Polonya’da Gdansk’ta açtığı bir sergiye resimlerini gönderdi ve sanat akademisi bir eserini satın aldı. Onun sanatı ve kararlılığı, yaşamın zorluklarına rağmen yaratıcı ve estetik bir perspektifin devam edebileceğini gösterdi. Benim için de en büyük güç, yaşam koşullarına uyum sağlamak ve sanatı hayatın tam ortasında yaşatmak oldu.

Paris yıllarımız ise Libya’daki ambargo ve zorluklardan sonra adeta başka bir dünyaya adım atmaktı. UNESCO Daimi Temsilciliği’ndeki dört yıl boyunca hem kültürel hem de entelektüel açıdan çok zengin bir ortamdaydık. Paris’in entelektüel ve sosyal çevresine katıldık, küçük ve büyük müzeleri, tiyatroları, defileleri keşfettik. Daver yine sergi açtı, eserleri büyük ilgi gördü. UNESCO’daki kadınlar derneğinde sosyal aktiviteler organize ettim ve Paris’teki bağlantılar sayesinde kültürel yaşamımıza önemli katkılar sağladım.

Daha sonra Cidde’ye geçişimiz, Paris’ten sonra bambaşka bir dünyaydı. Ancak her gittiğimiz yeri kendimize uydurmayı başardık. Orada da bir Türk hanımları grubu ile etkinlikler düzenledim; Daver ise atölyesini kurarak resim yapmaya ve diplomatik çevrede ilgi odağı olmaya devam etti. Milenyum 2000’e Cidde’de girmiş olsak da, Paris’i ve entelektüel yaşamımızı özleyerek, görevimizin gerektirdiği şekilde yeni ortamımıza uyum sağladık.

Kısacası, Daver ile hayatı paylaşmak, hem sanatı hem kültürü hem de güç ve dayanıklılığı öğrenmemi sağladı. Onunla birlikte, yaşamın tüm zorluklarına rağmen değerlerimizi ve tutkularımızı korumak ve geliştirmek mümkün oldu. Ortak en güçlü değerimiz, bence tam olarak bu: zor koşullar altında bile yaratıcı ve entelektüel bir yaşam sürdürmek, hayatın her anında güç ve uyum gösterebilmek.”

4. Kadın diplomat eşleri, çoğu zaman temsilin görünmeyen yüzüdür. Bu görünmezliğin içinde sizce en büyük güç nerede saklıdır?

Yıllar içinde yabancılarla bir arada olmanın getirdiği doğal bir alışkanlık oluşuyor. Diplomat eşleri de zaten benzer safhalardan geçtiği için, yeni bir ülkeye gittiğinizde aslında aynı havuza giriyorsunuz. Çok hızlı kaynaşabildiğiniz insanlar oluyor, bazılarıyla ise mesafe kendiliğinden korunuyor. Bu, temelde yine normal insan ilişkileri.

Görünmez güç dediğiniz şey belki de tam burada saklı. Eğer diplomat eşi olarak görevlerinizi düzgün, zarif ve uygun bir şekilde yerine getiriyorsanız, asıl güç orada. Ekstra bir gösterişe ya da fazladan bir role ihtiyaç olmuyor. Kurallara dikkat ederek, temsil sorumluluğunu bilerek hareket etmek zaten başlı başına bir güç.

Ama tabii burada bir denge var: Hem “Şermin” olmak hem de diplomat eşi olmak. Sanırım bir süre sonra insan yine Şermin olarak devam ediyor. Evet, temsil var, ilişkiler var ama kişiliğiniz tamamen kaybolmuyor. Belki fark etmeden dönüşüyorsunuz ama özünüz kalıyor.

Benim için en kıymetli olan şey gerçek dostluklardı. Hâlâ temasımın sürdüğü dostlarım var. Mesela Japon Başkonsolosu’nun eşi Namuko… Bir kokteylde uzaktan beni gördüğünde rahatladığını söylerdi. Bu benim için çok anlamlıydı. Demek ki insana huzur veren bir tarafınız oluyor. Ben hiçbir zaman fazla gürültücü, aşırı girişken ya da agresif bir profil çizmedim. Daha çok sakin bir güçle var olmayı tercih ettim. Ama bu pasiflik değildi; gerektiğinde gidip kendinizi tanıtmanız, yeni bir çevrede ilişki kurmanız zaten görevin bir parçası oluyor. Yani ne tamamen içe kapanık ne de aşırı dışa dönük… Tam bir denge.

Zaten “diplomat” kelimesinin içinde bile ölçü, dikkat ve ayar var. Her ülkede aynı şekilde davranamazsınız. Libya’da kurulan ilişkilerle Paris’te kurulan ilişkiler aynı değil. İran’da bazı bağlar mümkün değildi; Libya’da resmî yapılar sınırlıydı. Ama orada da başkonsolos eşleriyle – İsviçreli, İngiliz, Yugoslav, İtalyan – güzel dostluklar kurduk. Resmî diplomasi eşinizin göreviyle başlıyor ama bir noktadan sonra siz de o çemberin içine çekiliyorsunuz.

Dubai mesela… Oradan ayrılırken çok gözyaşı dökmüştüm. Gerçekten tadı damağımda kalan bir yerdi. Bugünkü Dubai değildi o zamanlar. Tek bir gökdelen vardı; başkonsolosluk oradaydı. Konut ise deniz kenarında, önünde kocaman bir havuz olan çok güzel bir evdi. Kışın ısıtılan, yazın soğutulan bir havuz… Karşımızda denizin ortasında henüz yeni yapılmış bir yapı – bugün herkesin bildiği o simgesel bina – ama çevresi henüz bu kadar yoğun değildi. Bizim zamanımızda sakin, daha zarifti.

Aslında görünmez diplomasi tam da burada işliyor. Sofrada, bir kokteylde, bir davette, bir ev ziyaretinde… Resmî dilin dışında kurulan bağlarda. Bazen bir tebessüm, bazen ölçülü bir mesafe, bazen de karşı tarafı rahatlatan bir sakinlik.

Ben kendi sesimi sanırım bu dengeyi koruyarak muhafaza ettim. Ne kendimi silerek ne de rolümü abartarak. Hep ölçüyle. Çünkü diplomasi zaten ölçü sanatıdır. Ve kadınların görünmez diplomasisi de o ölçünün zarafetle uygulanmasıdır.”

5. Kadın dayanışması size ne öğretti?

Bulunduğum ülkeye göre değişti. Avrupa’da kültürel faaliyetler ön plandaydı. Cidde’de büyük bir kermes düzenleyip gelirini Türkiye’ye gönderdim. En kalıcı bağların kültür üzerinden kurulduğunu gördüm.

Bir konser, bir sergi, ortak bir üretim… Bunlar insanları daha derinden bağlıyor. Yardım önemlidir ama sanat kesinlikle kalıcıdır.

6. Bugün genç kadınlara, özellikle uluslararası alanlarda var olmak isteyenlere, bir tavsiye cümlesi kuracak olsanız bu ne olurdu?

Mutlaka donanımlı olmak gerekir. Zaten böyle bir yola çıkan insanın da donanımlı olması beklenir. Ama yalnızca bilgi yetmez; insanın her bakımdan kendini geliştirmesi gerekir. Yabancı dil, kültürel birikim, dünyayı tanıma arzusu… Bunlar artık bir tercih değil, bir zorunluluk.

Ama bütün bunların ötesinde en güzeli insanın kendisi olmasıdır. Başkası gibi olmaya çalışmadan, bir kalıba girmeden… Çünkü uzun vadede sizi ayakta tutacak olan şey sahiciliğinizdir.

Çalışkan olmak şart. Disiplinli olmak şart. Uluslararası alanlarda var olmak istiyorsanız bu zaten kaçınılmaz. O dünyanın temposu yüksek, beklentisi fazla. Hazırlıklı olmanız gerekir.

Bir de çok önemsediğim bir şey var: Güleryüz. Bu küçümsenecek bir özellik değil. Güler yüzlü olmak, sempatik olmak, insanlara açık olmak… Bunlar diplomasi kadar hayatın da anahtarları. Sertlik ya da aşırı hırs değil; dengeli, sakin bir güç.

Eğer bir tavsiye cümlesi kurmam gerekirse şöyle derim:
“Donanımlı olun, disiplinli olun ama her şeyden önce kendiniz olun; sahiciliğinizi ve zarafetinizi asla kaybetmeyin.”

7. Hayatınızda sizi en çok şekillendiren kimlik hangisi oldu? Mühendis, diplomat eşi, sivil toplumcu ya da bir tanık olarak kadın?

Hayatımın en uzun dönemi diplomat eşi olarak geçti; bu kimlik hep baskın oldu. Ama mühendislik disiplinim ve toplumsal duyarlılığım hep benimleydi. Hâlâ her gün düzenli gazete okurum, dünyayı takip ederim. Yaşantıya tanık olmayı önemsiyorum. Dünyadan kopmamayı önemsiyorum. Belki de “tanık olarak kadın” kimliği, bütün diğer kimliklerin arka planında hep vardı. Hepsi birlikte Şermin’i oluşturdu.

8. Sürekli değişen hayat akışınızda aidiyet duygusunu nasıl korudunuz?

Ben çabuk adapte olurum. İran’da bombalamaları gördüm; Tebriz’de rafinerinin alevlerini uzaktan izledim. Normal koşullarda çok zor dönemlerdi ama köksüz hissetmedim. Sakinliğimi her koşulda korudum. Moralimi bozmadım. Aidiyet benim için mekândan çok hafıza ve insanla ilgilidir. Tablolarımızı, fotoğraflarımızı her yere taşıdık. Her seferinde devlet konutunu “bizim evimiz” yaptık. Bir evi ev yapan duvardaki resimlerdir bize göre.

Türkiye her zaman “ev”di. Ama her dönüşte kendimi biraz daha dünyalı hissederek döndüm evimize.

9. “Dayanamıyorum artık dönmek istiyorum” dediğiniz oldu mu?

Hiç olmadı. En zor dönemlerde bile geri adım düşünmedim. Eşimin yanında olmak benim için önemliydi. Hayat hepimiz için zorlayıcıydı ama vazgeçmedim. Bugün kendimi hem gözlemci hem katılımcı olarak görüyorum. Dünyayı gördüm, analiz ettim ama en çok insan olarak sevdim. Hayatımızın tüm zorlukları bile değerliydi.

10. Bugün sizin için “esas” olan nedir?

Sadeleşmek.
İyi insan olmak. Güler yüzlü, disiplinli, yardımsever olmak.
Sanatla yaşamak. Evimizde hep resim var, müzik var. Fransız şansonları (16.yy başlarında Fransa'da ve İtalya'daki Franko-Flaman bestecileri arasında bir türdür), klasik müzik… Hâlâ kaset dinlemeyi severim. Daver’in büyük bir kaset arşivi var.

Dışarıdan hayatımız şatafatlı görünebilir ama özünde sade bir aileydik. Sabırlıyımdır. Ayrıntılar benim için önemlidir. Bir şamdanın yeri bile…hayatımda ki her şey değerli.

Bugün esas olan ise şu:
Sade yaşayabilmek. Sanatın her türüyle beslenmek. Her şeye rağmen iyi insan kalmak. Ve iç huzuru hissetmek.

Bu keyifli sohbet için Şermin Darende’ye teşekkür ederim. Hem hayat tecrübelerini paylaştığı, hem de şahane lezzetli kahvesiyle beni ağırladığı için minnettarım. Sanat, kültür ve zarafet dolu bir gündü; sohbetin her anı, tıpkı evinde hissettirdiği sıcaklık gibi unutulmaz…

ŞERMİN DARENDE KİMDİR?

Şermin Darende, Bursa’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Meslek hayatında Enerji Bakanlığı Petrol İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde, rafineri ve petrokimya alanlarında görev yaptı.

Bu kapsamda İzmir Aliağa TÜPRAŞ Rafinerisi ve İzmit TÜPRAŞ Rafinerisinde saha çalışmaları gerçekleştirdi. Rutin görevlerinin yanı sıra; “Türkiye’deki NATO Boru Hatlarının Sivil Amaçlarla Kullanılması Halinde Ülke Ekonomisine Katkısı” “İzmit Rafinerisi’nin Liman Filtrasyonu” konularında kapsamlı teknik çalışmalar yürüttü.

Evlilik nedeniyle mesleğinden ayrılmadan önce, merkezi Paris’te bulunan Uluslararası Enerji Ajansı’nın Genel Müdürlük düzeyindeki çalışmalarını yakından takip etti.

Eşinin diplomatik görevleri nedeniyle Münih, Varşova, Tebriz, Dubai, Bingazi, Paris ve Cidde’de yaşadı. Bu süreçte çeşitli kadın derneklerinde aktif olarak yer aldı. Eşi emekli olduktan sonra Dışişleri Mensupları Eşleri Dayanışma Derneği ve Uluslararası Kadınlar Derneğinde görev yaptı.

Şermin Darende, emekli başkonsolos merhum Daver Darende’nin eşidir ve bir oğlu vardır.

#ŞerminDarende #DaverDarende #Diplomasi #Büyükelçi #UNESCO #Paris #Varşova #Dubai #Cidde #Libya #EmekliBüyükelçi #Ressam #AçıksözGazetesi #Kastamonu

26 yıldır sözün gücüne, düşüncenin özgürlüğüne alan açan gazetemizin kuruluş yıldönümü kutlu olsun. Nice yıllar boyunca hakikatin izinde…