YOKETMENİN ADI: KÜLTÜREL SOYKIRIM

Dilek ALP

Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp hızla atıldı çapariye…

Önce müthiş bir acı duydu dudağında...

Gümbür gümbür oldu yüreği...

Sonra hızla çekildi yukarıya...

Aslında hep merak etmişti denizlerin üstünü...

Neye benzerdi acep gökyüzü?

Bir yanda büyük bir merak, bir yanda ölüm korkusu...

"Dudağı yarıklar" denir, şanslıdır onlar...

Hani görüp de gökyüzünü, oltadan son anda kurtulanlar.

Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu.

Küçük istavrit anladı, bu yolun sonu...

Koca denizlere sığmazdı yüreği.

Oysa şimdi yüzerken küçücük yeşil leğende,

Cansız uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüzgeci...

İnsanlar gelip geçtiler önünden.

Bir kedi yalanarak baktı gözünün içine.

Yavaşça karardı dünya.

Başı da dönüyordu.

Son bir kez düşündü derin maviyi.

Beyaz mercanı, bir de yeşil yosunu.

İşte tam o anda eğilip aldım onu.

Yürüdüm deniz kenarına.

Bir öpücük kondurdum başına, iki damla gözyaşından ibaret,

Sade bir törenle saldım denizin sularına...

Bir an öylece bakakaldı.

Sonra sevinçle dibe daldı.

Gitti, tüm kederimi söküp atarak.

Teşekkürü de ihmal etmemişti, birkaç değerli pulunu elime avuçlarıma bırakarak...

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme. 

Sorar gibiydiler neden yaptın bunu, niye?

"Bir gün", dedim,

"Bulursam kendimi Yeşil Leğendeki Küçük İstavrit kadar çaresiz;

Son ana kadar hep bir umudum olsun diye..."

Serdar Sıralar/1997
**
Bu şiir hep mutlu eder beni, tatlı bir enerjiye sahip. Her ne olursa olsun mucizelerin iyi insanları bulacağına dair inancımı kuvvetlendiriyor.

Son günlerde zaman çalıcı bir işe giriştim. Yılların ardından 3 bin 500 adeti aşkın kitap olduğunu bildiğim kütüphanemin ayıklama, düzenleme ve listeleme işine başladım. O kadar mutluyum ki eski dostlarımla karşılaşmış hissine kapıldım çoğu kitabı elime aldığımda. Tabii sadece kitapla bitmiyor işler, araya sıkışmış raporlar, yüzyıllar öncesine ait fotoğraflar, benim tam olarak hangi hisle yazdığımı bilemediğim notlar…

Elime gelen raporlardan bir tanesi çok eskiye götürdü. Zamanında üzerinde çok araştırdığım, katliam olarak adlandırdığım ciddi bir konuydu, bugün akıbetini araştırdığımda hala gel-gitlerle karmaşanın devam ettiğini dış basın haberlerinden gördüm.

Konu, 90’lı yıllardan itibaren Arjantin ve Şili’nin güneyinde yaşayan Mapuçe kabilesi yerli halkı ve İtalyan moda markası Benetton arasında geçiyor. İtalyan firma sosyal açıdan, canlı renkler, farklı ırklar ve tasarımlar ile 'parlak ve kışkırtıcı' tanıtım kampanyalarıyla bilinir. Ancak uluslararası faaliyet gösteren şirketin kendisi kabullenmem imkânsız anlaşmalara bulaşıyor zamanında. Şirket, Güney Arjantin’de yaklaşık bir milyon hektar kamu arazisi satın alıyor. Şirket bu araziyi kullanabilmek için, toprakların asıl sahibi olan Mapuçe yerlilerini, zorla uzaklaştırıyor. Mapuçeli cesur bir karı koca dünyaya karşı haykırarak eylem çağrısı yapıyor. Kendi topraklarından zorla atılmanın hikâyesini anlatıyorlar dur durak demeden. Ondan sonra yıllar boyu süren davalar, protestolar, eylemler, uluslararası anlaşmalar ve çığ gibi büyüyen kararlı insanlar Benetton'a karşı dayanışma duyurusu yapıyorlar. “Atalarımızın bize bıraktığı yaşam felsefesini, geliştirmeye devam etmek için ata topraklarımıza döndük…” sloganı ile büyüyorlar. 19. yüzyılda Arjantin hükümeti ile Mapuçe’lerin karşı karşıya gelişinde binlerce yerli ölmüş, 80’li yıllara gelindiğinde ancak güçlenerek, zenginleşerek kültürel bir Rönesans başlamıştı. Tam da haklarımızı aldık derken bu zulüm ortaya çıkmış ve halk yeniden bir savaşın içinde kendini bulmuştu.

Benetton'dan yerli halka tahliye bildirimi geldi. Yüksek profilli imajını, tüm ırklardan insanların birlikte poz verdiği fotoğrafların kullanıldığı sanatsal bir reklam kampanyasıyla kazanmıştı. Arjantinli Nobel Barış Ödülü sahibi Adolfo Perez Esquivel, Mapuçe'ye onlar adına Benetton'a mektuplar yazarak yardım etti. 2004 yılında şirket, Mapuçe 'ye başka bir bölgede 2 bin 500 hektarlık arazi teklif etti, ancak Mapuçe, teklif edilen arazinin verimli olmadığını söyleyerek teklifi reddetti.

Dev İtalyan şirketi, ürünlerinde kullanmak üzere, sığır ve koyun yetiştiriciliğine ayrılmış 2,2 milyon dönümlük arazisiyle şu anda Arjantin'deki en büyük toprak sahiplerinden biri. Fakat Mapuçe halkının yaşantısını turistlere gösterecek kadar dev bir müze yapısı inşa etmeyi de ihmal etmediler.

Yakın tarihli bir Mapuçe bildirisinde, "Onlarca yıldır mülksüzleştirme, şiddet, hoşgörüsüzlük, gasp, kaybolma, ölüm gördük. Bu topraklarda özgürce yürüyen erkekler ve kadınlar artık müze duvarlarında yatıyorlar. Kutsal enstrümanları, bir kültürün ganimetleri, güçler tarafından susturulmuş basit sergi parçaları oldu; felsefeleri, maneviyatları, ideolojileri, insanları ile birlikte. Yine de, bu ayak izleri ilham verici. Bizler bu ayak izlerinin sonucuyuz. Mapuçe olmaya devam edeceğiz ve tarihi gerçeği ortaya çıkarma ve koruma zorunluluğumuz var.''

Umudunu kaybetmeyen ve savaşa devam eden bir halk örneği bu, Küçük İstavritin öyküsünü ne kadar da anımsatıyor… Kültürünü ayakta tutmak istiyorsan önce insanını koruyacaksın demek istiyorum ama günümüzde verdiğim örnek gibi insanı ve hayatları değil, onlara ait sıradan yaşam gereçlerini korumak daha avantajlı kabul görülen bir anlayış hâkim, sözüm ona toplumsal kültürü korumak adına… 1980'de Nobel Ödülü'ne layık görülen Arjantinli insan hakları savunucusunun, “Paranızı vicdansız bir yargıcın mütevazı yerli ailelerin topraklarını elinden almak için kullandınız ya, hepiniz suç ortağı oldunuz.” dediği gibi…

Nedense insanlık, yapılan soykırımların, ejderhaların göktaşı çarpmasıyla yok oldukları gibi, bir zamanlar var olmuş ama kimsenin fark etmediği bir koloninin yok oluşu sanıyorlar. Aslında soykırım günümüzde de kesintiye uğramadan sosyal, ekonomik ve siyasi süreçlerde devam ediyor.

Soykırım yalnızca silahla gerçekleşmiyor: Günümüzde doğanın yok edilip siyanürle zehirlenmesiyle, büyük arazilerde genetiği değiştirilmiş ürünler ve kullanılan tarımsal ilaçlarla küresel ölçekte sürüyor. Soykırım, eski yüzyıllarda yapılmış, Hitler dönemindeki sapmalar değil, her dönem "medeniyetlerin" üzerinde yapılandığı acı bir gerçek. İnsanlık bu küresel gerçeği, sadece ırkçılık olarak kısıtlamaktan vazgeçmediği sürece farkına asla varamayacak. Zeytinliklerimizin yok edilmesi, tarım alanlarının toplu konutlara dönüştürülmesi, denizlerimizin kirliliği, kentlerde çalınan yeşil alanların artık hava akımına hizmet verememesi de, kirlilikten mevsimlerin şekil değiştirmesi, dört ayaklı dostlarımıza yapılan zulümler, geçmişe dair tarihsel izlerin, zenginliklerin, yapıların, geleneklerin, inanışların hoyratça yok edilmesi de soykırımın alası…

Belli ki, yalnızca kendi türümüz olan insanların değil üzerinde yaşadığımız gezegeni de yok edene kadar soykırımı döne döne tekrar etmeyi sürdüreceğiz… Bunun adı her dönem, işe geldiği gibi değişen bir anlam içerdiği için, ben de yapılan katliama Kültürel Soykırım demeyi uygun buluyorum…