1995 yılının o ilk yazı gününden bugüne, dile kolay, tam 31 yıl geride kaldı. Her sabah beyaz bir sayfayla göz göze gelmek, o sayfa üzerinden binlerce insana ulaşıp zihinlerde bir iz bırakabilmek, tarifi güç bir sorumluluk ve aynı zamanda büyük bir tutku. Yıllar içinde biriken binlerce köşe yazısı, sadece benim kişisel tarihim değil; bu kentin, bu ülkenin ve değişen zamanın da adeta canlı birer hafıza kaydı haline geldi.
Bu köşede kaleme aldığım her satır, o anki sıcak gündeme, hayatın akışına ve toplumsal kırılmalara dair birer saptamadır. Elbette her yazar gibi ben de olayları kendi dünya görüşümün, kendi fikri perspektifimin süzgecinden geçirerek aktarıyorum. Bir köşe yazarının asli görevi de budur; nesnel gerçekliği kendi öznel penceresinden yorumlayıp okura yeni bir bakış açısı sunmak.
Burada asıl takdir ve değerlendirme yetkisi şüphesiz okura aittir. Yazılanları beğenmek, ayakta alkışlamak ya da tam aksine sertçe eleştirmek okuyucunun en doğal hakkıdır. Zira bir fikri körü körüne kutsamak veya hiçbir dayanak göstermeden tümden reddetmek, insan doğasına, mantığına ve usuna aykırıdır. Sağlıklı bir toplum, mutlak bir biatla değil, fikirlerin çarpışmasından doğan o kıvılcımla aydınlanır.
Benim için yazmak, sadece bugünün insanıyla dertleşmek anlamına gelmiyor. Yazmak, aynı zamanda geleceğe bugünden bırakılan sarsılmaz birer belgedir. Bizler bugün nasıl ki geçmiş medeniyetlerin izlerini, asırlar önce tutulmuş kayıtları, tarihi belgeleri ve edebi buluntuları okuyarak o dönemin ruhunu kavrayabiliyorsak; yarın da geleceğin insanı bu yazıları satır satır inceleyecek. 2000'li yılların başındaki Gebze'yi, Kocaeli'yi, o günlerin toplumsal reflekslerini, sıkıntılarını ve umutlarını bizim bıraktığımız bu kalıcı izlerden öğrenecekler. Tarih, sadece sarayları ve savaşları değil, günlük yaşamın nabzını tutan yazarları da kaydeder.
Bugün dönüp geriye baktığımda, yerel basının ve yazı hayatının geçirdiği dönüşümü de çok net görebiliyorum. Üzülerek müşahede ediyorum ki, Gebze bölgesinde ve hatta belki de Kocaeli genelinde, o eski ekolü sürdüren, her gün bıkmadan, yorulmadan günlük köşe yazısı yazan sanırım sadece Yüksel Ercan ile ben kaldım. Dijitalleşen ve her şeyin hızla tükendiği bu çağda, her gün fikir üretmek ve bunu düzenli bir disiplinle okura sunmak her yiğidin harcı değildir. Bu direniş ve süreklilik, ticari bir kaygının çok ötesinde, kelimelere olan sarsılmaz bir bağlılığın ve yazma tutkusunun apaçık bir nişanesidir.
Sonuç olarak; yaşama dair düşüncelerimi ve saptamalarımı yazarak aktarmaya, bu kente şerh düşmeye devam edeceğim. Davetim dün olduğu gibi bugün de aynıdır: Gelin, fildişi kulelerimizden çıkalım. Yazalım, okuyalım, medenice tartışalım ve bu toprakların, bu kentin sorunlarına karşı ortak çözüm yollarını yine birlikte inşa edelim. Çünkü geleceğe bırakacağımız en büyük miras, ortak akılla üretilmiş kalıcı fikirler olacaktır.