Nasıl bir memleketin içine hapsolduk ama? Her gün yeni bir gündem, bitmek bilmeyen bir kaos ve zihnimizi sürekli meşgul eden bir karmaşa... Tabir yerinde ise bırakın yaşamayı, nefes alamayacak, başımızı kaldırıp etrafımıza bakamayacak durumdayız. İnsanın akıl sağlığını koruyup tırlatmaması neredeyse imkânsız hale geldi. Dünyanın hangi demokratik ve hukuk devletinde her gün, her dakika yeni bir olay, yeni bir kriz ya da yorucu bir spekülasyon yaşanır?
Tabii bu kadar bolca ve adeta bilinçli şekilde üretilen yapay gündemlerin arasında, asıl ve can yakıcı sorunlarımız ustalıkla gözden kaçırılıyor. Demokrasi, evrensel insan hakları, düşünce özgürlüğü, uçuruma sürüklenen ekonomi, her mutfakta yangın çıkaran geçim derdi, çığ gibi büyüyen işsizlik ve daha nice kronik mesele halının altına süpürülüyor.
Oysa dönüp baktığımızda, dünyada yaşamın bizden fersah fersah ileride olduğu, insanların refah ve gönenç içinde yaşadığı, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlediği, korkunun, baskının ve kayırmacılığın olmadığı ülkeler de var. İnsan ister istemez kendine o acı soruyu soruyor: "Neyimiz eksik onlardan? Toprağımız mı, insanımızın zekâsı mı, bu ülkenin potansiyeli mi?"
Bunu rakamlarla, soğuk ama inkar edilemez gerçeklerle yüzleştiğimizde daha net görüyoruz. Örneğin; insan haklarının, sosyal devletin ve hukukun üstünlüğünün sikke sikke uygulandığı İsveç'te kişi başına düşen yıllık gayri safi millî hasıla (GMYH) 63 bin doların, sanayinin ve ekonominin devi Almanya'da 60 bin doların, yüksek refah standartlarıyla bilinen Hollanda'da ise 73 bin doların üzerindedir.
Peki, bu ülkelerin insanı bizimle aynı güneşe bakıp aynı topraklarda nefes alırken, bizi bu sefalete ve ekonomik çıkmaza mahkum eden şey nedir?
Biat eden, sorgulamayan ve her şeye sessizce boyun eğen toplumların yakası hiçbir zaman bir araya gelmez; tarih bunun acı tecrübeleriyle doludur.
İnsan ömrü dediğiniz nedir ki? Şunun şurasında 70-80 yıl, var mı ötesi? Bu kadar kısa ve kıymetli bir zaman dilimi elimizden kayıp giderken; ne adına, neden ve niçin bu adaletsiz, çarkları bozuk sistemin içinde yokluğa, yoksulluğa ve derin bir psikolojik baskıya maruz bırakılıyoruz?
Bir düşünün bakalım... Tabii üzerimize kurulan bu korku ikliminde, eleştirel düşünme yetimiz ve hakkımızı arama cesaretimiz hâlâ yerinde duruyorsa!