Takvimler 24 Ocak 1993 sabahını gösterdiğinde Türkiye, karanlık bir elin tetiklediği hain bir saldırıyla sarsıldı. Karlı bir kış gününde Ankara’nın göbeğinde patlayan o bomba, sadece bir otomobili paramparça etmedi; aynı zamanda bu toprakların en namuslu kalemlerinden birini, araştırmacı gazeteciliğin kutup yıldızı Uğur Mumcu’yu bizden kopardı. Bugün o kara günün üzerinden tam 33 yıl geçmiş olmasına rağmen, Mumcu’nun eksikliği her geçen gün daha derinden hissediliyor.
Uğur Mumcu, Türkiye’de gazetecilik mesleğinin sadece bir haber aktarma işi değil, bir hakikat arayışı olduğunu kanıtlayan sembol isimdi. O, belgelerle konuşur, hiçbir odağa sırtını dayamaz ve kalemini sadece halkın çıkarları için oynatırdı. Tarikat-siyaset-ticaret üçgeninde dönen karanlık çarkları, devletin içine sızan illegal yapıları ve emperyalizmin bu topraklardaki oyunlarını deşifre ederken tek bir dayanağı vardı: Gerçekler. Cumhuriyet devrimlerinin, demokrasinin ve özgürlüklerin yılmaz bir savunucusu olan Mumcu, yazdığı her satırla bir toplumu uyandırmaya çalıştı.
Ancak ne acıdır ki, aradan geçen 33 yıla rağmen bu alçak suikast tam anlamıyla aydınlatılabilmiş değildir. Dosyaların tozlu raflarda bekletilmesi, olayın arkasındaki asıl karanlık odakların üzerine gidilmemesi, Türk adalet tarihinin en büyük eksikliklerinden biri olarak durmaktadır. Bir aydının, bir kalem işçisinin sokak ortasında katledilmesi ve bu dosyanın ucu nereye giderse gitsin sonuna kadar deşilmemesi, toplumsal vicdanımızdaki sızıyı her yıl daha da büyütmektedir.
Bugün medyanın içine düştüğü içler acısı durumu gördüğümüzde, Uğur Mumcu’nun değerini ve o onurlu duruşunu çok daha iyi anlıyoruz. Güce biat eden, kalemini efendilerinin arzularına göre yontan, gerçeği gizlemeyi maharet sayan sözüm ona gazeteci bozuntularının ekranları ve sütunları işgal ettiği bir dönemden geçiyoruz. Bu kişilerin takındığı tavır onun ‘Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz’ düsturu bugün her zamankinden daha hayati bir önem kazanmış durumdadır.
Bizler basın emekçileri olarak, Uğur Mumcu’nun sadece adını değil, onun ödünsüz gazetecilik ahlakını da yaşatmakla yükümlüyüz. O, "vurulduk ey halkım, unutma bizi" diyerek bizlere büyük bir sorumluluk bırakmıştı. Onu unutmamak demek; laikliğe, tam bağımsızlığa ve adalete sahip çıkmak demektir. Karanlığın üzerine korkusuzca giden o keskin kalemi saygıyla ve özlemle selamlıyoruz. Uğur Mumcu ölmedi, çünkü fikirler ve onurlu bir isim asla yok edilemez.
Saygıyla anıyorum.