Bir süredir her gün trende kitap okuyorum.
Günde yaklaşık iki saatim trende geçiyor. Uzun zamandır unuttuğum bir alışkanlığı, toplu taşıma kullanmaya başlayınca yeniden kazandım. Bundan da çok mutluyum. Hatta kendimle gurur duyuyorum.
Çünkü günün iki saatini sadece kendime ayırıyorum. Telefona bakmıyorum. İşten, telefonlardan, mesajlardan, günün karmaşasından biraz olsun uzaklaşıyorum. Kitabımı açıyorum ve okuyorum.
Hiç Marmaray’ı kullanıyor musunuz bilmiyorum. Bir gün kullanırsanız çevrenize dikkatlice bakın. Neredeyse herkesin elinde telefon var. Kimi film seyrediyor, kimi sosyal medyada dolaşıyor ama büyük çoğunluk sürekli ekranı kaydırıyor. Aşağı, aşağı, aşağı…
Ben iki seneye yakın Birleşik Krallık’ta yaşadım. Londra’nın eski ama oldukça gelişmiş bir metro ağı vardır. Gidenleriniz mutlaka görmüştür. Orada metroda insanların ellerinde sık sık elektronik kitap okuyucular görürsünüz. Kindle diyorlar. Ben oldum olası gerçek kitabı tercih ederim. Sayfasını çevirmeyi, elimde tutmayı seviyorum.
Bunları görünce insan ister istemez düşünüyor.
Kitap okuyan bir toplum mu daha bilgili, daha duyarlı, daha sorgulayıcı olur; yoksa saatlerini sosyal medyada ekran kaydırarak geçiren bir toplum mu?
Bunun cevabını verecek kişi ben değilim. Bu, sosyologların, psikologların, eğitim bilimcilerin araştırması gereken bir konu. Ben bilim insanı değilim. Kendime göre düşüncelerim, tahminlerim var elbette ama bunları bilimsel gerçekmiş gibi anlatamam.
Bu hafta Daron Acemoğlu ve James Robinson’ın Ulusların Düşüşü kitabını tekrar okumaya başladım. Daha önce de başlamıştım fakat bir süre sonra bırakmıştım. Tren yolculukları sayesinde kitaba yeniden döndüm.
Kitabın temelinde çok önemli bir soru var:
Bazı ülkeler neden zengin, bazıları neden fakir?
Yazarlar bunun cevabını yalnızca coğrafyada, doğal kaynaklarda veya toplumların kültüründe aramıyor. Ülkelerin nasıl yönetildiğine, siyasi ve ekonomik kurumlarının nasıl çalıştığına bakıyorlar.
Anlattıkları şu:
Eğer siyasi ve ekonomik güç küçük bir grubun elinde toplanmışsa, o grup zaman içerisinde sistemi kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye başlıyor. Kurumlar zayıflıyor. Fırsatlar toplumun tamamına yayılmıyor. Ekonomik gelişme sınırlanıyor ve sonunda bunun bedelini geniş halk kesimleri ödüyor.
Buna karşılık siyasi gücün daha geniş kesimlere dağıldığı, kurumların çalıştığı, hukukun herkese uygulandığı ve insanların ekonomik hayata katılabildiği ülkelerde refahın tabana yayılma ihtimali artıyor.
Kitabın ilk örneklerinden biri Meksika ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki fark.
Yazarlar bugünkü ekonomik rakamlardan başlayıp yüzlerce yıl geriye gidiyorlar. İspanyolların Amerika kıtasındaki yönetim anlayışıyla İngilizlerin Kuzey Amerika’da kurdukları yapı arasındaki farklılıkları inceliyorlar. ABD’nin neden eyaletlerden oluştuğunu, siyasi gücün neden farklı merkezlere dağıldığını ve bunun zaman içinde kurumların oluşmasına nasıl etki ettiğini anlatıyorlar.
Sonra Afrika’ya gidiyorlar. Ortadoğu’ya gidiyorlar. Dünyanın farklı bölgelerine bakıp aynı soruyu soruyorlar:
Neden bazı toplumlar zenginleşirken bazıları fakir kalıyor?
Kitabı okurken ister istemez kendi ülkemi düşünüyorum.
Biz nasıl yönetiliyorduk, şimdi nasıl yönetiliyoruz?
Neredeydik, nereye gidiyoruz?
Devletin kurumları ne durumda?
Sistem nasıl işliyor?
Kararlar nasıl alınıyor?
Kim veya kimler bu ülkeyi yönetiyor?
Ve en önemlisi, bütün bunların sonunda halk ne durumda?
Bence bir kitabın insana yapabileceği en büyük iyiliklerden biri budur. Size ne düşüneceğinizi söylemesinden çok, sizi düşünmeye zorlaması.
Ben Ulusların Düşüşü‘nü okurken Türkiye’yi düşünüyorum. Bugünü düşünüyorum. Geçmişi düşünüyorum. Geleceği düşünüyorum.
İşin aslı bu kitap güzel ülkemizin güzel vatandaşlarının bugünkü durumu, geçmişi ve geleceği hakkında düşünmek için insana ciddi malzeme veriyor.
Sonra kitabı kapatıp Marmaray’ın vagonuna bakıyorum.
Yine herkes telefonunda.
Parmaklar yine ekranın üzerinde.
Aşağı, aşağı, aşağı…
Acaba yolda sosyal medyada sürekli bir şeyler kaydıracağımıza biraz kitap okusak nasıl bir toplum olurduk?