Yazılarımı genelde kahvelerde yazarım. Dün bir kahvede yazımı yazmaya hazırlanırken, X’i Azrail gibi başıma dikilmiş hâlde gördüm. Emredercesine, “Ne yazıyorsun, bakayım?” dedi. Her zaman olduğu gibi ona kısaca anlattım. O da yine her zamanki gibi, “Yazacak başka konu bulamadın mı?” dedi.
Ona, “Simone Weil’i tanıyor musun?” dedim. “Nereden tanıyayım, yabancı biri,” dedi. Bu adam emeklidir; ona “Emekliler konusunu yazıyorum,” deseydim, inanın yine “Başka konu bulamadın mı?” diyecekti. Neyse ki fazla durmadı, çekti gitti.
Yirmi yıldır çok evlenmek istediği hâlde bir türlü evlenemeyen bir tanıdığım var. Onun evleneceği kız, daha anasından doğmadı. Çünkü diyor ki: Hem eğitimli olacak, hem sakin, sessiz ve hamarat olacak; hem çok güzel olacak, maaşlı olacak; bir sürü şey… Hem de hiç kimseyle flört etmemiş olacak. Bu adam elli yaşını da geçti. Böyle, ne yaptığını, ne söylediğini, neden söylediğini bilmeyen bir sürü insan var.
Neyse, biz yazıya dönelim.
Yıl 1943… Londra’daki bir hastaneye ateşli bir hasta getirilir. Veremi çok ilerlemiştir. Orta boylu, esmer, dünya güzeli bir kadındır. Önce ateşi düşürülür. Doktorlar, iyi bir tedaviden sonra kendisine iyi bakar ve iyi beslenirse bir süre sonra iyileşeceğini söylerler.
Kadın Fransa vatandaşıdır. Naziler Fransa’yı işgal etmiştir. Fransız halkı, Hitler rejiminin zulmü altında inim inim inlemektedir. Açlık, yoksulluk, baskı ve zulüm her geçen gün daha da artmaktadır. Ekmek karneye bağlanmıştır. Bu yüzden hasta, kendisine verilen yemekleri yememektedir.
Doktorlar, böyle yaparsa bir süre sonra öleceğini söylerler. Hasta ise şunu söyler:
“Ölürsem öleyim. Fransa’da her gün binlerce insan açlıktan ve yoksulluktan ölmektedir. Benim onlardan ne farkım var? Beslenmeyi kendime hakaret olarak kabul ederim. Yemek yemeyerek Hitler’in dünya insanlığına yaptığı bu zulmü protesto ediyorum.”
Kısa sürede öleceğini anlayan doktorlar, hastalığının bulaşıcı olduğunu söyleyerek onu özel bir hastaneye naklederler. Bu dünya güzeli kadın, bir hafta sonra ölür. Ölüm sebebi: Açlık.
Sevgili okurlar, bir insanın ya da insanların hakkını ve ülkesini sevmesi işte böyle bir şeydir. Bu tür sevgiler boş lafla, lakırtıyla olmaz. Elbette insan hayatı çok önemlidir; dünyaya bir kere geliyoruz. Ama vatan ve halk, her şeyden daha önemlidir.
Tarihi karıştırırsak görürüz: Dünya insanlığının özgürlüğü için, bu hanım gibi hayatlarını hiçe sayan binlerce aydın, bilim insanı, filozof ve düşünür vardır. Özellikle Orta Çağ Avrupa’sında idam edilen, derisi yüzülen, zindanlara atılan, yakılan, aç bırakılan milyonlarca insan vardır.
Kendi adıma söylüyorum: Sorun vatan ve halk olunca gerisi teferruattır. Vatansızlığı yaşamadım ama yaşayanların hayat öykülerini okudum. Weil’in öyküsünü okurken çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Bu yüzden insanlık adına önünde saygıyla eğiliyorum.
Bu hanım gibi kadınlar benim ülkemde de vardır. Kurtuluş Savaşı sırasında Kara Fatma, Şerife Bacı ve daha yüzlerce, binlerce kadının yaptıkları asla unutulmaz. Onların önünde de elbette saygıyla eğiliyorum.
Benim kırmızı çizgim vatan ve halkımdır. Vatanın ve halkın sorunu olduğu her türlü insanlık dışı davranışa karşı çıkmak gerekir. Bu anlamda emperyalizmin sömürüsüne, baskısına ve zulmüne engel olabilecek yüzlerce protesto biçimi vardır; yeter ki içimizde bu duyarlılık olsun.
Weil’e gelince… O, entelektüel bir yazar, bir filozof ve bir düşünürdür. Ülkesi Fransa’yı ve halkını her şeyden çok sever; bunu da yaptığı eylemlerle hayata geçirir. İlginç bir insan demiştim ya… Hastanede gösterdiği bu büyük duyarlılıktan dolayı, yirminci yüzyılın en müstesna kişilerindendir.
Ölümünden sonra vücudunun kimsesizler mezarlığına gömülmesini istemiştir ve öyle de gömülmüştür. Weil, Fransa’nın ve dünyanın çok ünlü üniversitelerinde okumuştur. Okulu bitirdikten sonra herhangi bir kurumda değil, bir fabrikada işçilik yapmayı tercih etmiştir. Fransa’nın en yoksul günlerinde askerlerin beslenemediğini duyunca, çok sevdiği çikolatayı yemeyi bırakmıştır.
O, bir insanlık örneğidir. Bir ülkede yoksulluk, açlık ve adaletsizlik varsa, sosyal bir kriz yaşanıyorsa, bütün yurttaşlar buna duyarlılık göstermelidir. Böyle zamanlarda çıkar sağlayıp zenginleşmeye kalkışmak, yurttaşlıkla da insanlıkla da asla bağdaşmaz. Depremi, savaşı, farklı yoksullukları kullanarak zenginleşmek, insani olmadığı gibi yurttaşlıkla da hiçbir şekilde bağdaşmaz.