ŞİMDİ İTİRAZI ÖRGÜTLEME VAKTİDİR

Cengiz Akgün

"Yaşam paylaştıkça güzeldir" cümlesi, kulağa hoş gelen bir temenniden çok daha fazlasıdır; aslında toplumsal varoluşumuzun en yalın ve en devrimci formülüdür. Ancak bugün bu formülün tam tersi bir düzlemde, bir avuç insanın lüksü için milyonların feda edildiği bir sistemin dişlileri arasında eziliyoruz.

Büyük çoğunluğun "yarın ne yiyeceğim" kaygısıyla uyandığı, çocukların yoksulluğu bir miras gibi devraldığı bu tablo, rastlantısal bir talihsizlik değildir. Bu, sermayenin sınırsız iştahının ve paylaşım bilincini yok eden düzenin kaçınılmaz sonucudur.

Kapitalizm, doğası gereği eşitsizlikten beslenir. Yoksulluk ne kadar derin, kitleler ne kadar çaresizse, sömürü çarkları o kadar pürüzsüz döner. Sistemin bu adaletsizliği gizlemek için kullandığı en büyük siper ise kimlik ve inanç siyasetidir.

Toplum inançları, kökenleri veya yaşam tarzları üzerinden kutuplaştırıldıkça; emeğin hakkı, mülkiyetin adaletsiz dağılımı ve kamusal kaynakların yağmalanması gibi asıl meseleler görünmez kılınır. İnsanlar suni kavgalarla birbirine düşman edilirken, zengin ile fakir arasındaki uçurum her geçen gün biraz daha derinleşir. Halkın kendi haklarını savunmak için birleşmesinin önüne çekilen bu set, aslında yoksulluğun bekçiliğini yapmaktadır.

Bu karanlık tablodan çıkış, günübirlik yardımlarda veya geçici vaatlerde değil; bizzat sol düşüncenin temelini oluşturan yapısal değişimdedir. Çünkü sol, yoksulluğu bir kader değil, bir paylaşım sorunu olarak görür.

Hakça Paylaşım: Zenginliğin belirli ellerde toplandığı değil, emeğin ve üretimin karşılığının adilce dağıtıldığı bir düzeni savunur.

Kamuculuk: Sağlık, eğitim ve barınma gibi en temel insan ihtiyaçlarının piyasanın insafına bırakılamayacak kadar kutsal olduğunu hatırlatır.

Sınıfsal Dayanışma: Kimliklere bölünerek güçsüzleşen halkın, "insanca yaşam" paydasında birleşerek en büyük güce dönüşmesini hedefler.

Çözüm; insanın doğasında var olan o kadim itiraz etme duygusundadır. Daha adil, daha eşit ve sömürüsüz bir dünya düşlemek ütopya değil, bir zorunluluktur. Bugünün yakıcı sorunu olan "açlık sınırı", ancak dayanışma ve solun kamucu politikalarıyla tarih sayfalarına gömülebilir.

Unutmamalıyız ki; bireysel kurtuluş yoktur, toplumsal kurtuluş vardır. Bir avuç insanın mutlu, büyük çoğunluğun tedirgin olduğu bir ülke hepimize dar gelir. Çözüm, emeğin değerini bildiğimiz, zenginliği tabana yaydığımız ve kimliklerin değil, insanca yaşamın merkezde olduğu bir dünya görüşündedir.

Gerçekten paylaşınca güzel olan bir hayat için, şimdi itirazı örgütleme ve adaleti inşa etme vaktidir.