ŞİİRİ SOKAĞA İNDİREN ADAM, ORHAN VELİ

Cengiz Akgün

Edebiyat tarihimiz pek çok "devrim" gördü ancak hiçbiri Garip akımı kadar samimi, gürültüsüz ama derinden sarsıcı olmadı. Bugün, cebinde nasırından şikayet eden bir adamın dizesiyle dolaşıyorsak; denize karşı bir kadeh parlatırken aklımıza "eskiler alıyorum, alıp yıldız yapıyorum" mısrası düşüyorsa, bunun tek bir sorumlusu var: Orhan Veli Kanık.

Orhan Veli, sadece şiir yazmadı; şiirin üzerindeki o ağır, süslü ve ağdalı pelerini çekip çıkardı. Onu çıplak bıraktı, sokağa saldı ve halkın arasına karıştırdı.

1914 yılında İstanbul’da başlayan bu kısa ama yoğun hayat, aslında tam da yazdığı şiirler gibiydi: Yalın, biraz muzip ama her zaman derin bir hüzünle sarmalanmış. Ankara ve İstanbul arasında mekik dokuyan, memurluktan çevirmenliğe uzanan bu serüvende Orhan Veli, yanına Melih Cevdet ve Oktay Rifat’ı alarak Türk şiirinin kimyasını değiştirdi.

Onun için şiir, sadece yüksek zümrenin değil, "Kitabe-i Seng-i Mezar"da anlattığı o meşhur Süleyman Efendi’nin, yani sıradan insanın da hakkıydı. Nasırı olanın, karnı acıkanın, aşkını sessizce yaşayanın şiirini yazdı.

Orhan Veli’nin ölümü, maalesef yazdığı ironik şiirlerden birine konu olabilecek kadar absürt ve acı vericiydi. 1950 yılının bir Kasım akşamında, Ankara’da karanlık bir sokakta yürürken belediyenin açtığı bir çukura düştü. Başından hafifçe yaralandı, "bir şeyim yok" dedi ama o sinsi sızı beyninde bir kanamaya dönüşüyordu.

Birkaç gün sonra İstanbul’da fenalaştığında, henüz 36 yaşındaydı. Geriye bir paltosunun cebinden çıkan karalanmış dizeler ve Türk edebiyatını kökünden değiştirmiş bir miras bıraktı. O çukur, aslında bir şairi değil, bir devrin neşesini ve sesini yuttu.

Şiirlerinde ne bulduk?

Orhan Veli’yi okumak, bir dostla vapurda çay içmek gibidir. Onun şiirlerinde şunları keşfettik:

Sıradanlık: Şiirin illa "yüce" konuları işlemesi gerekmediğini öğrendik.

İroni: Hayatın trajedilerine gülümseyebilmenin asaletini gördük.

Doğa ve Şehir: "İstanbul'u dinliyorum" derken şehri bir tablo gibi değil, yaşayan bir organizma gibi hissettik.

Özgürlük: Kafiye ve veznin zincirlerini kırarak kelimelerin hürriyetini ilan ettik.

Bugün arkamıza yaslanıp baktığımızda, Orhan Veli’nin sadece 36 yıla sığdırdığı o devasa dünyayı daha iyi anlıyoruz. O, "Beni bu güzel havalar mahvetti" derken aslında yaşamın o dayanılmaz hafifliğine ve güzelliğine vurgu yapıyordu.

Onun anısına bugün bir vapurun güvertesinde martılara simit atarken veya bir sokak köşesinde durup denizi izlerken, içimizden o meşhur dizeyi geçirmek belki de ona en büyük vefa borcumuzdur:

"Gün olur, alır başımı giderim..."