Eğitim sisteminin yıllardır görünmeyen yükünü taşıyan bir kesim var:
Ücretli öğretmenler ve usta öğreticiler...
Sınıfa girdiklerinde öğretmen, öğrencinin karşısında eğitimci… Ama konu özlük haklarına geldiğinde yalnızca ders saati karşılığı çalışan kişiler.
Oysa sınıfa giren, ders anlatan, öğrencinin sorunuyla ilgilenen, sınav yapan, nöbet tutan ve eğitim sürecinin sorumluluğunu paylaşan insanın emeği, kadro türüne göre değişmiyor.
Ücretli öğretmenler, kadrolu öğretmenler gibi sabit maaş almıyor.
Girdikleri ders saati üzerinden ücret alıyorlar.
2026 Temmuz-Aralık döneminde normal gündüz ek dersinin brüt saat ücreti 220,57 TL.
Ancak bu rakamı aylık maaş gibi düşünmek büyük bir yanılgı olur. Çünkü ders saati azalırsa gelir de azalıyor.
Daha da önemlisi, tatillerde ders ücreti kesiliyor. Ara tatil, yarıyıl tatili, yaz tatili…
Kadrolu öğretmenin maaşı devam ederken ücretli öğretmenin tek gelir kaynağı olan ders ücreti azalıyor ya da tamamen ortadan kalkıyor. Yani eğitim kurumlarının kapısı kapandığında, onların geliri de kapanıyor.
Sigorta da ders saatine bağlı
Sorunun bir başka boyutu ise sosyal güvence. Ücretli öğreticilerin sigorta günleri, prime esas kazançları üzerinden hesaplanıyor. 2026 yılında günlük prime esas kazanç alt sınırı 1.101 TL.
Örneğin bir ayda 22.020 TL prime esas kazanç bildirildiyse, 22.020 ÷ 1.101 hesabıyla 20 günlük sigorta oluşabiliyor.
Dersin olmadığı tatil dönemlerinde ise hem ücret hem de buna bağlı sigorta bildirimi azalıyor.
Bugününü zor şartlarda sürdüren bu insanlar, yarın emeklilikleri geldiğinde de bunun bedelini ödemek zorunda kalıyor.
Peki aynı sınıfta aynı çocuklara eğitim veren iki insan arasında bu kadar büyük fark neden?
Biri maaşını alıyor, tatilde gelir kaybı yaşamıyor, sigortası düzenli ilerliyor.
Diğeri ise her ay “Bu ay kaç saat ders verildi?” hesabı yapmak zorunda kalıyor.
Üstelik yıllarca aynı okulda, aynı görevde çalışsa bile geleceğinin garantisi yok.
Kazanç düştükçe sigorta günü de düşüyor. Dolayısıyla bugün alınamayan birkaç ders ücreti, yalnızca bugünün bütçesini değil, gelecekteki emeklilik hesabını da etkiliyor.
Usta öğreticiler açısından da benzer bir belirsizlik söz konusu.
Halk eğitim merkezlerinden farklı eğitim alanlarına kadar pek çok noktada önemli bir görev üstlenen bu insanlar, yılların deneyimine rağmen çoğu zaman sürekliliği olmayan çalışma koşullarıyla karşı karşıya. Eğitim, yalnızca sınıfta geçirilen saatten ibaret değil ki o saatin arkasında hazırlık, emek, deneyim ve sorumluluk var.
Burada asıl sorgulanması gereken şu: Aynı öğrencinin karşısında aynı sorumluluğu taşıyan insanların güvenceleri neden bu kadar farklı?
Bir öğretmenin ay sonunda “Bu ay kaç saat ders verildi?” diye kaygıyla hesap yapması, eğitim sisteminin sağlıklı işlediğini göstermez.
Hele ki yıllarca aynı kurumda görev yapan, deneyim kazanan ve sistemin açığını kapatan insanların her eğitim döneminde yeniden belirsizliğe itilmesi, artık geçici bir uygulama olmaktan çıkıp yapısal bir soruna dönüşüyor.
Çözüm, belirsizliği kalıcılaştırmak değil
Öğretmen açığı varsa bu açık sürekli ücretli öğretmen çalıştırılarak kapatılmamalı. Gerçek ihtiyaç kadar kadro planlaması yapılmalı. Yıllardır görev yapan ücretli öğretmenler için hizmet yılı, alan yeterliliği, eğitim durumu ve deneyimi dikkate alan adil ve şeffaf bir istihdam modeli oluşturulmalı.
Usta öğreticiler için de daha öngörülebilir çalışma koşulları sağlanmalı.
Ücretli öğretmenlik devam edecekse ders başına ücret yeniden değerlendirilmeli; tatil dönemlerinde tamamen gelirsiz kalmalarının ve buna bağlı sosyal güvenlik kayıplarının önüne geçecek düzenlemeler yapılmalı.
Eğitim sisteminin ihtiyacı olduğunda hatırlanıp, ihtiyacı azaldığında ise yalnız bırakılmamalı , emeği güvence altına alınmalıdır.
Bir öğretmenin değeri, sınıfta geçirdiği ders saatiyle ölçülemez.
Eğitimciye güvence vermeden, eğitimde güven sağlanamaz...