Sağlıkta soyguna son !

 

Bu çağrı, Türkiye’de emeklilerin en yaygın biçimde örgütlendiği DİSK’e bağlı Tüm Emekliler Sendikası’ndan (EMEKLİ-SEN) geldi.

Çünkü, sağlık sektörü, en fazla özel sermaye yatırımı yapılan ve bu yatırımların maliyeti halktan dolaysız biçimde tahsil eden bir sektör.

Oysa, 1960’lardan itibaren, sosyal devletin hayata geçirilmesi için önemli adımlar atılmış ve bunun için yapılan düzenlemelerin başında kuşkusuz sağlık teşkilatı gelmiştir. Çünkü temel bir insan hakkı olan sağlık hizmetinin yurttaşlara eşit ve parasız biçimde verilmesi, sosyal devletin temel görevlerinden biridir.  

Yeterince sosyal olmasa da, birçok eksiği bulunsa da, o yıllarda kurulan sağlık teşkilatı, gelir düzeyine bakmaksızın tüm yurttaşlara devlet eliyle sağlık hizmeti verilmesini hedeflemekteydi. Kuşkusuz ki, sağlık sisteminin, devlet tarafından tüm yurttaşlara eşit ve ulaşılabilir hizmet sunmak üzerine planlaması, sosyal olması, koruyucu sağlık uygulamalarına öncelik vermesi, sağlığı  ticari meta olarak gören ve halkın sağlığından rant sağlamayı hedefleyen, sermayeyi rahatsız etmekteydi. Bu nedenle, 1980’lerden başlayarak yerli ve yabancı sermaye temsilcileri sistemi tasfiye etmek için yoğun bir çalışma içine girdiler. Uluslararası sermayenin finans kuruluşları Dünya Bankası ile IMF raporlar hazırlayarak, sosyal güvenlik ve sağlık sisteminin bütçe üzerinde yük oluşturduğu, yatırım yapılmasını engellediği biçiminde propaganda yürüttüler. Bu da yetmedi, uluslararası finans kuruluşları sağlıkta dönüşüm programını, kredi vermenin önkoşulu olarak hükümetlerin önüne koydu.  Böylece sosyal devletin görevi olan ve bütçeden finanse edilmesi gereken hizmetleri tanımlayan sistemin tasfiyesine zemin hazırlandı.

Bununla da bitmedi tabi ki…

Devlet artık sağlık alanına yatırım yapmadı, Sağlık Bakanlığı ile SSK’ya bağlı sağlık tesisleri, gerekli tıbbi donanım, teçhizat ve personelden yoksun bırakıldı.

Bu uygulamaların amacı, kamu sağlık sistemini halkın gözünden düşürmek ve tasfiye etmekti. Çünkü sağlık insanların mutlaka ihtiyaç duyacakları ve almaktan imtina etmeyecekleri, yüksek kar getirecek bir hizmettir. Bu özelliğinden dolayı da yerli ve yabancı sermayenin iştahını kabartmaktaydı. Dolayısıyla sermayenin yatırım yapmasının önünde engel olarak duran kamu sağlık sistemi çökertilmeli ve tasfiye edilmeliydi.

Öyle de oldu…

24 Ocak 1980 sonrası yürürlüğe koyulan yeni liberal program, devleti üretim ve hizmetlerden çekmeyi hedeflerken, sağlık alanını da, gelişen tıbbi teknoloji ve bilimsel buluşlarla, yatırımcısına yüksek kazanç sağlayacak bir alan olarak tanımlıyordu.

AKP’nin 2002 yılında iktidar olmasıyla birlikte hızlandırılan “sağlıkta dönüşüm” programının yürürlüğe girdiği tarihten bu yana ise sağlık hizmetinin sunumunda ve finansmanında önemli değişiklikler gerçekleşti. Sistemin finansmanın da yaşanan değişiklikle, eskiden tamamı sosyal güvenlik kurumu tarafından karşılanan tedavi ve muayene masraflarının bir kısmının cepten ödemelerle karşılandığı karma bir model getirildi. Bu nedenle, 4 kişilik bir ailenin aylık sağlık harcaması giyim, konut, ısınma gibi harcamaların ardından yüzde 2’yle dördüncü sırada yer almaya başladı.

Kuşkusuz belimizi asıl büken ise sağlık hizmetinden yararlanırken ödemek zorunda kaldığımız katkı-katılım payları ile ilave ücretlerdir.

Soygun, daha hastaneye gitmeden, randevu alırken başlıyor. Alo 182 Merkezi Randevu Sisteminden randevu alan herkes katılım payı ödemektedir. Cebimizden çıkmaya başlayan para, hastane kapısından içeriye girdikten sonra devam ediyor.

Beraber anımsayalım…

Ayakta tedavide hekim muayenesi, sağlanan ilaçlar ve reçeteler, tıbbi malzeme, yardımcı üreme yöntemi katılım payları, on gün içinde aynı hastalık için yeniden başvurular, istisnai sağlık hizmetleri ve otelcilik hizmetlerinde alınan ilave ücret. Ayrıca, özel sağlık kurumlarında yüzde 200’e varan hizmet  farkları.

Tabi ki, bir de öğretim üyesi muayene ve tedavi farkı var.

Öte yandan, özel hastanelerde, devlet hastanelerinde, üniversite hastanelerinde, aile hekimliklerinde yapılan tedavinin faturası, bildiğiniz gibi eczanelerde tahsil ediliyor, emeklilerin ise aylıklarından kesiliyor.

Ve, ilave ücret alınabilen istisnai sağlık hizmetinin kapsamındaki tanımlı işlemlerin sayısı da arttırıldı. Daha önce 12 kalem olan istisnai sağlık hizmeti sayısı 29 kaleme çıkarıldı. Bu uygulama ile Sosyal Güvenlik Kurumu ile sözleşmeli veya protokol imzalamış sağlık kuruluşlarına, kamu-özel farkı gözetmeksizin, her bir işlem için kurumun belirlediği bedelin 3 katına kadar ücret alınmasının yolu açıldı.

Böylece sağlık kurumları, hastalardan 100 lira ile 7.500 lira arasında değişen rakamlarla ilave ücret alabilmektedirler.

Bunun adına, soygundan başka ne denilebilir ?