Bir kitabın adı bazen içeriğinden önce zihnimizde yer eder. Gökçer Tahincioğlu’nun 2023’te İletişim Yayınları’ndan çıkan Sabahattin Ali’yi Ben Öldürdüm romanı da bende tam böyle bir etki yarattı. Herkesin “Sabahattin Ali’yi kim öldürdü?” diye merak ettiği, uzun yıllar boyunca araştırmalar yaptığı; bugün hâlâ faili meçhul olarak anılan bir ölüm karşısında yazarın kitabına “Sabahattin Ali’yi ben öldürdüm” adını vermesi oldukça merak uyandırıcıydı. Dilerim bir gün bu ismi neden tercih ettiğini kendisine sorabilirim.
Bu sarsıcı isme sahip olan kitabın yolculuğu on yıl öncesine dayanıyor. Yazar, faili meçhul cinayetler üzerine çalışırken Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali’ye ulaştığını anlatıyor. Aldığı kısa yanıt –“Yeni ne söyleyebilirsiniz ki?”– kitabın çıkış noktası oluyor. Tahincioğlu, “yeni bir şeyler söyleyebilme” arayışını bu yanıtla birlikte kendine yol ediniyor.
Sabahattin Ali cinayetiyle ilgili iki temel tez var. Yazar, bu tezlerden hangisinin doğru olduğunu araştırıyor ve belgeleyebilmenin peşinde koşuyor. Bulduğu önemli belgeleri ve tozlu sayfalardan açığa çıkardığı bilgileri ise bir gazetecilik faaliyeti olarak değil, edebi bir metin içinde sunarak bu romanı oluşturuyor. Çünkü her şeyin çok çabuk tüketilip unutulduğu dünyamızda Tahincioğlu edebiyatın kalıcılığına inanıyor.
Kitabı özel kılan, daha önce yayımlanmamış resmi belgelere yer vermesi. Bu belgeler, Sabahattin Ali’nin ölümünden çok önce fişlendiğini, her adımının izlendiğini ortaya koyuyor. Emniyet sorgu tutanakları, kamyon şoförünün susturulduğunu ve devletin cinayeti ilk andan itibaren bildiğini gösteriyor. Tahincioğlu, sözde millî duygularla cinayeti işlediğini söyleyen ve katil olduğu iddia edilen Ali Ertekin için şu cümleyi kuruyor: “Ali Ertekin yalnızca bir paravan. Bu cinayet, bir muhalifi susturmak için değil, bir korku düzeni yaratmak için işlendi.”
Romanı, Sabahattin Ali’nin hikâyesi olarak düşünerek aldım. Fakat okudukça şaşırdım. Faili meçhul bir cinayeti araştırmak romanın ana ekseninde baki kalırken, kurbanların isimleri değişiyordu. Ayrıca ana karakter, yaşadığı bir ayrılığın ardından kendi hakikatini de sorgulamaya başlıyordu. Bu yüzden kitap, yalnızca Sabahattin Ali’yi okumak için alanları yanıltabilir. Ama bu durum romanın gücünden pek bir şey eksiltmiyor. Çünkü kişisel bir cinayetle açılan hikâye, kahramanın bu yolculuğa çıkma cesaretini sorgulatıyor. Sabahattin Ali’yle ilgili belgelerin peşine düşmek bile, aslında kendi kaybıyla yüzleşmenin bir yolu oluyor.
Yazar, kurgu bir karaktere gerçek belgeler buldurarak, ana karakterimizin toplumsal bir cinayeti çözmeye çalışırken aynı zamanda ablasının yaşadığı cinayetle yüzleşmesini ve bunu da araştırmasını anlatıyor. Romanın en sıra dışı ve etkileyici yanlarından biri ise Sabahattin Ali’nin öykülerinden çıkan karakterlerin ana kahramanın yolculuğuna eşlik etmesi. Böylece gerçek ile kurmaca arasındaki sınır siliniyor. Ana karakterimiz, hakikatin peşinde koşarken kendi hakikatini de arıyor.
Roman boyunca merakın odağı şu soruda toplanıyor: Ne kadar gerçek, ne kadar kurgu? Okur, ölüm ve ayrılık üzerine kurulan bir eksende yazarın gerçekten bunları yaşayıp yaşamadığını düşünmeden edemiyor. Bu yüzden roman, yazarını araştırmaya, röportajlarına yönelmeye, hatta bir gazetecinin peşine düşüp “hakikati aramaya” sevk ediyor.
Roman, “Vakitsiz kayıpların peşinde ömürlerini harcayanlar için, hakikati arayanlar için” yazılmış. Arka kapağında ise şu cümle yer alıyor: “Gerçekten hakikati bilmek istiyor musun? Peki, hakikate ulaşmak mümkün mü? Hakikate ulaşmak bazen mümkün olmayabiliyor. Ama bazen de ulaşmış olmak devletin demir kapıları karşısında bir karşılığı olmuyor. Sabahattin Ali cinayeti özelinde kapalı kapılar arkasında, kilitli dolapların ardındaki ışığı görüyorsun ama kapıyı açıp içeriye giremiyor, kilitli dolapları açamıyorsun. Ve geriye tek bir umut kalıyor: Bir gün o kapıyı hakikat arayışçılarının yıkması.
Benim için bu roman, işte tam da bu kapının önünde duruyor. Hakikatin kilitli kapısında bekleyenlere, edebiyatın kalıcılığıyla bir yol gösteriyor. Ve hatırlatıyor: Faili meçhuller yalnızca geçmişin değil, bugünün de meselesi.