Ortadoğu denilen devasa satranç tahtasında taşlar yeniden dizilirken, tarih bize bir kez daha "devlet geleneği" ile "aşiret refleksi" arasındaki o derin uçurumu hatırlatıyor. Bugün bölgedeki kaosu anlamak için haritalara değil, halkların tarihsel kodlarına bakmak gerekiyor. Karşımızda iki farklı manzara var: Bir yanda emperyalist dalgalara karşı set olan İran, diğer yanda ise rüzgârın estiği yöne göre savrulan Arap dünyası.
Pers medeniyeti, binlerce yıllık devlet aklı ve "direniş" kültürü üzerine inşa edilmiştir. İran halkı, ağır ambargolara ve dış baskılara rağmen ülkesini terk edip kaçmıyor; aksine, toprağına ve kimliğine daha sıkı sarılıyor. Bu, sadece bir siyasi duruş değil, köklü bir imparatorluk mirasının getirdiği "özgüven" meselesidir.
Öte yandan, yakın tarihin trajik sayfalarına baktığımızda Irak’tan Suriye’ye, Libya’dan Yemen’e uzanan bir "dağılma" görüyoruz. ABD’nin bölgeye girdiği her noktada, güçlü bir toplumsal dirençten ziyade, devlet mekanizmalarının hızla çöküşüne ve kitlelerin göç yollarına düştüğüne şahit olduk. Körfez ülkeleri (Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt) ise bu teslimiyetin bir başka boyutunu temsil ediyor: Ekonomik ve askeri olarak göbekten bağlılık. Kendi güvenliklerini okyanus ötesinden gelen bir güce emanet eden bu yapılar, bölgenin yerli gücü olan İran’ı bir tehdit olarak görmeyi tercih ediyor.
Bugün İran’a yönelik saldırılarda Arap dünyasının sessiz kalmasının, hatta yer yer lojistik destek vermesinin ardında yatan temel motivasyon, ne yazık ki mezhepçilik algısıdır. İran’ın Şii kimliği, bölgedeki Sünni monarşiler için emperyalist işgallerden daha korkutucu bir unsur haline getirilmiş durumda.
Bu mezhepçi körlük, insani değerleri bile gölgeleyebiliyor. Yakın zamanda yaşanan ve 170 kız çocuğunun hayatını kaybettiği o korkunç saldırıda, Batı medyası kadar Arap dünyasının da "sağır edici" sessizliği tesadüf değildir. Ölen çocuklar Şii olduğunda, "insan hakları" savunucularının ve bölgesel komşuların sesinin kısılması, Ortadoğu’daki ahlaki çöküşün en somut kanıtıdır.
İran, tüm kuşatılmışlığına rağmen içerideki toplumsal dokusunu koruyarak "emperyalizme karşı direnç kalesi" imajını sürdürüyor. Diğer tarafta ise kendi halkının geleceğini Washington’ın ajandasına meze eden, mezhep savaşlarıyla komşusunun zayıflamasını bekleyen bir yapı var.
Tarih, topraklarını bırakıp gidenleri değil, her türlü bedeli ödeyip o toprakta kalanları yazacaktır. Perslerin binlerce yıllık direnç genetiği ile Arapların güncel bağımlılık sarmalı arasındaki bu fark, bölgenin kaderini belirlemeye devam edecek.