PANDEMİDE AİLEMİ TANIDIM…

Dilek ALP

“Mutluluk, dünyayı, ondan hiçbir şey beklemeden sevmektir.”
Denemeler, Albert Camus

Dünya çapında birçok ülkede karantinalar son bulmuşken, korona virüsün insan ilişkilerinde ne değişiklikler yarattığını hemen hepimiz yaşıyoruz. Madalyonun iki yüzü de bazı sıkıntılara yol açmadı değil bu süreçte. Bu konuda yazmamı salık veren arkadaşımın önerisinden sonra etraflıca bu konuda düşünmeye başladım. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak bu belli.

Covid-19 salgını, kişisel ilişkilerimizi benzeri görülmemiş tabiatıyla yeniden şekillendirerek, bizi bazı insanlarla daha yakın ve diğerlerinden daha uzak yaşamaya zorladı. Karantinadaki yaşam, ailelerimiz ve dostlarımızla yakın ve sürekli teması gerektirdi, ancak sosyal mesafe önlemleri bizi arkadaşlarımızdan ve daha geniş topluluklardan izole etti.

Virüs ortaya çıktığından itibaren tam karantina durumunda okulların kapandığı, dükkânların kapatıldığı ve çalışanların eve gönderildiği birçok ülkede virüs kontrol altına alındı ​​ve hayatlar kurtarıldı. Bir nevi normalliğe dönüldü. Ancak salgın, insan ilişkilerinde bazı kalıcı çatlaklar bıraktı.

En başta Covid-19 yüklü bir ekonominin getirdiği finansal stresle birleştiğinde, yüksek basınçlı hapsetme ortamı, maalesef evlilik çatışmalarında artışa yol açtı. Günümüz ilişkilerinde tahammül duygusunun kalmadığı düşünülürse, birçok ilişki için kapanmalar hücre hapsine döndü. "Salgından sonra istediğim ilk şey boşanmak" şakalarını çok sık duyar olduk.

Virüsün ortaya çıktığı Çin’de boşanma davalarının sayısının bu dönem içinde çok hızlı artması ile birlikte 1 Ocak 2021'de yürürlüğe giren yeni bir yasa, evliliklerini bitirmek isteyenlerin 30 günlük bir “sakinleşme süresi” tamamlamasını şart koşuyor artık. İşe yarar mı bilemiyorum. 

Genel olarak pandeminin başlamasından bu yana dünya genelinde aile içi şiddet vakalarının üç kat arttığı bildirildi. Benzer bir artış, Avrupa genelinde sokağa çıkma kısıtlamalarının uygulandığı birçok ülkede de rapor edildi.

Daha az dozda fakat mevcutta var olan çatışma durumlarında, birçok çift kendilerini, belki de mevcut gerilimleri daha da kötüleştiren yeni sorunlarla karşı karşıya buldular. En basitinden 'çocuğumuzu parka göndermeli miyiz?' gibi çiftler arasındaki sıradan konuşmalar ölüm kalım meselesi haline geldi. Benim de şahit olduğum ya da kendi ailemde yaşadığım yüzlerce örnek bu dönemde kaçınılmaz olarak aileleri zorluyor ve ilişkileri teste tabi tutuyor.

Ailelerin karşı karşıya kaldığı en önemli zorluk, karantina önlemleri ve evde eğitimin bir sonucu evde artan bakım sorumluluğu oldu. Ülkemizde eğitim alanında yaşanan sorunların yansıra, belirsizlikler, endişeler ve yetersizlikler aile içinde büyük gerilimlere yol açtı. Ev işlerinde tipik eşit olmayan bölünmeler göz önüne alındığında, kadınlar genellikle daha büyük bir yükü omuzlamak zorunda kaldılar. Tanıdığım birçok ebeveynin “çocuk sahibi olmayı hayal ederken hesapta bu yoktu, aynı evde sürekli yaşamak çok zor, mola veremiyoruz, okul bizler için aslen bir molaymış meğer” cümlelerini siz de duymuşsunuzdur. Çocuklarımız anne ve babalarıyla tanıştılar gerçek anlamda.

Bu dönemde ebeveynler sabırla sınandı. Öğretmenlerimizin ailelerin omuzlarından ne büyük yük aldığını iliklerine kadar hissettiler. Sınırların kısmen ortadan kalktığı ev yaşantısında yaşanan karmaşalar bana bir arkadaşımın tespitini hatırlattı. Amerikalı çocuk psikoloğu, arkadaşım çocuklarımızı yetiştirirken koyduğumuz sınırlarla ilgili  “çocuklar sınırlandırılmayı, hayır denmeyi ve yasakları severler, bu dengeli kırmızıçizgiler onlarda hedef ve sınırları aşma duygusunu tetikler” demişti. Bana göre ne doğru bir tespit, hatta bu çocuklar için değil yetişkinler için de geçerli diyebilirim. Hatırlayın evde kalmamız gereken karantina günleri binlerce kişinin endişesi ölmek değil sadece yolunu bulup evden çıkabilmekti. Boş alışveriş torbaları ile dolaşanlarla doluydu sokaklarımız.  

Normal hayatta, aile ilişkilerindeki gerginlikler arasında yaşamaya gayret ederken, insanlar genellikle arkadaşlarına ve daha geniş topluluklara yönelirler. Bir nevi dikkatlerini başka yöne çevirmektir bu davranış. Ancak sosyal mesafe önlemleri göz önüne alındığında, çoğu insan olağan iletişim şekillerinden izole edildi ve alışık olduğumuz başa çıkma mekanizmalarımız birer birer koptu. Bildiğiniz tüm bu sorunlarla yalnız yüzleştik. Sosyalleşmek tabiri değişti bu arada, spor salonuna gitmek, dışarıda yemek yemek, kahveye gitmek, vitrin dolaşmak, çay içmek gibi aktiviteler mevcut seçenekler arasından çıktı uzunca bir dönem. Dolayısıyla, insanlarla bağlantı kurmak için video konferans aramaları, yazılı mesajlaşma ve sosyal medya gibi diğer yollara daha da fazla başvurmak zorunda kaldık.

Bir diğer uçta genç nesil, başkalarıyla bağlantı kurmak için çevrimiçi teknolojilere daha da fazla güvenmeyi tercih etti. Ve bu sanal arkadaşlıklar iyi bir şey gibi görünse de araştırmalar, artan sosyal medya kullanımının gençleri daha yalnız ve izole hissetmelerine neden olduğunu ortaya çıkardı.

Bu zorluklara rağmen, pandemi insanlara ilişkilerini eleştirel bir şekilde yeniden değerlendirme fırsatı da sundu. İnsanlar yalnızca diğer insanlarla değil, kendileriyle de kaybettikleri bağlantıları yeniden kurmaya başladılar. Birçok yetişkinden "Pandemi eşim, çocuklarım ve benim birlikte çok daha fazla zaman geçirmemize izin verdi. Onları kaybetme korkusunu kalbimde hissettim. Çift olarak daha samimi iletişim kurabildik ve ebeveynler olarak çocuklarımızla daha çok oyun oynayabildik. Dolayısıyla, bu krizden daha sağlam ve sıkı bir aile olarak çıktığımızı düşünüyoruz.” cümlelerini duymam beni mutlu ediyor.

Bana göre pandeminin en kalıcı yan etkisi, ruh sağlığımız üzerindeki endişeler olacak ileri yıllarda. 2002-2003 Sars salgınının ardından Hong Kong'daki insanlar üzerinde yapılan bir araştırma, "salgından bir yıl sonra, Sars'tan kurtulanların hala yüksek stres seviyelerine, depresyon ve kaygı da dahil olmak üzere endişe verici psikolojik sıkıntı düzeylerine sahip olduklarını" bulmuştu. Onun için öncelikle virüsün yayılmasını önlerken pandeminin bir sonraki aşamasına geçerken zihinsel sağlığa odaklanmamız gerekiyor. Bu hükümetlerin gözden kaçırmaması gereken “olumlu uyandırma çağrısıdır”.

Madalyonun diğer bir yüzü, aile ve arkadaşlarla ilişkilerin güçlendirilmesi gibi olumlu sonuçların ortaya çıktığı ve “aile üyelerinin duygularını daha fazla önemsemeye başladıklarıdır”. Bunların yanında zihinsel sağlığa odaklanmak için artan bir dürtü hissetmeleridir tabii. Kapanmalar döneminde artan boş zamanı değerlendirmek amaçlı hobilerin artışı, insanları okumaya ve araştırmaya yönlendirme çabaları, kültür ve sanata duyulan ihtiyacın farkına varmak, sporun hayatımızdaki önemini görebilmemiz, bol bol film izlememiz ilk aklıma gelenler.

Aslında bir bakıma "insanlarla aramızda daha sade bir topluluk ve dayanışma duygusu oluştu" diyebilirim. Daha önce hiç görmediğim bu “ortak bir araya gelme duygusunu yarattı.” bir bakıma. Önceden de dediğim gibi hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bu geçen zaman hepimizde sayısız değişim yarattı, umarım en büyük değişimin öncelikle kendimizde olması gerektiğini kavrayabileceğimiz olumlu bir aydınlanma dönemi olmuştur hepimiz için.