Şiir, edebiyatımızın hep gölgede bırakılan fidanı oldu. Edebiyat ise sol hareketin önem sıralamasının uzağında kaldı. Sanatla ilgilenmeye yöneldiğimizde toplum bunu “Bana edebiyat yapma” diyerek hafife aldı; siyasi çevremiz ise “Entel dantel işler” diyerek değersiz saydı. Ama ne zaman sevilen bir şair hayata veda etse, işte o sanata burun kıvıranlar arama motorunun soğuk ekranına “Şairin en iyi şiirleri” yazıp karşılarına çıkan en hüzünlü dizeleri paylaşarak vicdanlarını avutmaya çalıştı.
İkincisi, toplumcu şiire burun kıvıranlar, onu çağ dışı bulanlar, “slogan şairler” diye küçümseyenler; güçlü bir toplumcu şair öldüğünde bambaşka bir dilin altına yerleşip acı sözlerle “Şiirimizin bu eksikliği kapatması çok zor” gibi benzer açıklamalar yaptı.
Bunları şair Ahmet Telli’nin kaybı üzerine yazıyorum. Yazarken öfkeli miyim? Hayır. Hüzünlüyüm diyelim. Çünkü hüznümüz, şairin şiirinde olduğu gibi isyana dönüşüyor. Neden isyan ediyorum? Çünkü Ahmet Telli daha hastalanıp yatağa düştüğünde ölüm ilanını verdiler. Hayattayken ağzından Ahmet Telli’ye dair tek kelime duyamadığımız insanlar, onun hastalığıyla birlikte şairi öldürdüler. Öldüğünü zannedip paylaşım yapanlardan, kısmi de olsa sağlığına kavuşup taburcu olduğu haberini duyamadık. Sonra ikinci kez hasta yatağına düştüğünde yeniden paylaşımlar, şiirler, resimler ve zorlama anılar…
Ahmet Telli’nin ölümü üzerine sosyal medyada paylaşılan sayısız mesajı gördük. Ne güzel, insanlar bir şairin ardından söz söylüyor, üzülüyor, anıyor. Ama işin acı tarafı şu: hayatında Ahmet Telli’nin şiirlerini pek ya da hiç okumamış, kitaplarını almamış, bir imza gününe uğramamış insanlar bile “Çok büyük şairdi” diyerek paylaşımlar yapıyor. Şairin ölümüyle birkaç günlüğüne kıymete binen bu sözler, bizlere “ölü sever” bir toplum olduğumuzu gösteriyor.
Onlarca şairin şiir etkinliklerini düzenledim ya da katılımcısı oldum. Az buçuk değil, gerçekten tanınan şairleri binbir emekle kentimize getirdik. Yalvar yakar ikna ettiklerimizi de sayarak otuz kişiyi geçemedik. Salonlar boş, şiirler yankısız kaldı. Neden yaşayan şairlere ölmeden önce ilgi duymuyoruz? Neden onları yaşarken okumuyor, kitaplarını almıyor, etkinliklerine katılmıyor, kendilerini önemli ve değerli hissettirmiyoruz? Anlamak güç.
Oysa bir şairi sevmek, öldüğünde iki acı cümle yazıp bir fotoğraf paylaşmak, aldığın beğeni, yorum ya da görünürlükle anlık vicdan rahatlatmak değildir. Onu yaşarken sevmek, hayattayken kıymetini bilmektir. Gerçek sevgi, ölümün ardından yapılan paylaşımlarda değil; yaşarken gösterilen ilgidedir.
Bu hüznü isyana dönüştüren yazıyı gerçekçi bir teselliyle bitirmek istiyorum. Büyük şair olmak, gidişinden doğan boşluğun doldurulamaması demektir. Nâzım Hikmet gibi, Ahmet Arif, Hasan Hüseyin, Adnan Yücel gibi ve şimdi de Ahmet Telli…
Onlar hep anımsanacak, hatırlanacak ve sonsuza dek yaşayacak. Kalabalık çekildiğinde yalnız kalan şiir dostları, onları yazdıklarıyla, kitaplarıyla, anılarıyla ve mücadeleleriyle yaşatacak. Çünkü şair ölür, şiir susmaz. Çünkü şair gider, ama bıraktığı dizeler kalır; kalplerimizde yankılanır, yeni kuşaklara aktarılır.