Tarih, bazen takvim yapraklarına sığdırılan birkaç günün ve o günlerde sergilenen devasa iradelerin omuzlarında yükselir. Milletlerin kader çizgisi, tarihin en keskin virajlarında alınan hayati kararlar ve gösterilen sarsılmaz direnişlerle şekillenir. Türk milletinin varoluş mücadelesi olan Kurtuluş Savaşı’nın en büyük askeri, politik ve psikolojik eşiği, kuşkusuz Ağustos ayının son haftasında verilen o eşsiz ölüm kalım mücadelesidir. Eğer o Büyük Taarruz hiç gerçekleşmeseydi ya da başarısızlıkla neticelenseydi; sadece siyasi ve coğrafi haritamız değil, sosyal hayatımız, kültürel dokumuz, günlük alışkanlıklarımız ve dünya coğrafyasındaki saygınlığımız da tamamen farklı, karanlık ve teslimiyetçi bir mecraya sürüklenecekti.
Askeri bir zaferle taçlandırılmayan hiçbir direniş hareketi, uluslararası masada güçlü bir tez öne süremez ve varlığını kabul ettiremez. Nitekim o gün zafer elde edilemeseydi, Sevr Antlaşması kâğıt üstünde kalmayacak; Anadolu’nun işgali kalıcılaşacak ve Türk milleti kendi vatan topraklarında azınlık statüsüne indirgenecekti. Lozan Barış Antlaşması gibi tam bağımsızlığı, kapitülasyonların kaldırılmasını ve ulusal egemenliği tescilleyen o tarihi metin asla imzalanamazdı. Türkiye, ekonomik ve siyasi olarak dış denetimlere mahkûm, yarı sömürge bir devletçik statüsüne hapsolacaktı. Bu kasvetli tablo, hiç şüphesiz günlük yaşamın ve sosyal dokunun her alanına derin bir biçimde nüfuz edecekti.
Sosyal hayatımız; geleneksel değerlerin dış müdahaleler altında ezildiği, modern eğitim imkânlarından mahrum bırakılmış, ezbere dayalı ve içine kapanık bir yapıya mahkûm olurdu. Kadınların toplumsal hayattaki eşit varlığı, iş hayatındaki ve siyasetteki hakları hiçbir zaman kazanılamazdı. Çağdaşlaşma hamleleri, harf devrimi ve kültürel aydınlanma ışığı yakılamayacağı için toplum, modern dünyanın gelişim akımlarından tamamen kopuk, kendi içinde yabancılaşmış ve sürekli bir kimlik bunalımıyla boğuşan bir kitle haline gelirdi. Sanayileşme adımları atılamayacağı için, bugün ülkenin kalbinin attığı devasa üretim ve sanayi üslerinin kurulması hayal bile edilemezdi.
Coğrafi ve kültürel kayıpların yanı sıra, uluslararası arenadaki konumumuz da zedelenirdi. Kurtuluş mücadelesi, yalnızca Anadolu’yu kurtarmakla kalmamış; Asya'dan Latin Amerika'ya kadar sömürge düzenine karşı direnen mazlum milletler ve devrimciler için yıkılmaz bir umut feneri olmuştur. Hindistan'daki bağımsızlık hareketinin öncülerinden Mahatma Gandhi'nin Anadolu'daki direnişi yakından takip etmesi; Küba Devrimi'nin önderi Fidel Castro'nun "Türk gençliği kendilerine başka önder aramasın, Atatürk bizim de esin kaynağımızdır" sözleri ve hatta Che Guevara’nın sırt çantasında Atatürk’ün Nutuk kitabını taşıması bu direnişin evrensel boyutunun en somut kanıtlarıdır. Cezayir ve Vietnam gibi bağımsızlığını kazanan pek çok ülke de Türk Kurtuluş Savaşı'nı "emperyalizme karşı ilk zafer" olarak referans almıştır. Eğer o büyük zafer kazanılmasaydı, Türkiye Cumhuriyeti dünya coğrafyasında sözü dinlenen, eşit ve saygın bir aktör olma vasfını tamamen kaybeder; küresel güçlerin çıkarları doğrultusunda haritada sınırları çizilen sıradan bir bölge olarak anılırdı. Saygınlığımız, bağımsız bir millet olmanın getirdiği gururla değil, boyun eğmenin getirdiği eziklikle ölçülürdü.
Bugün fabrikalarımızda çarklar özgürce dönüyor, sokaklarımızda hayat güvenle akıyor ve milletimiz uluslararası platformlarda başı dik bir şekilde temsil ediliyorsa, bu durum o gün "Ya istiklal ya ölüm" diyerek mermiye yürüyenlerin eseridir. O büyük mücadelenin kıymetini idrak etmek, bize bırakılan bu kutsal mirasa sahip çıkarak bilimle, sanatla ve üretimle daha aydınlık yarınlar inşa etmek hepimizin en temel sorumluluğudur.
#26Ağustos #BüyükTaarruz #KurtuluşSavaşı #TarihBilinci #GebzeHaber #MilliMücadele #TürkiyeCumhuriyeti #30Ağustos #ZaferBayramı