Tarih, bazen tozlu raflarda kalan bir anlatı değil, bugünün çıplak gerçeğini yüzümüze çarpan bir aynadır. Binlerce yıl önce Nil’in kıyısında yankılanan "Halkımı serbest bırak!" nidası, bugün modern dünyanın sağır kulaklarında, yıkılan evlerin ve feryat eden annelerin sesinde yeniden karşılık buluyor. Musa’nın firavun zulmüne karşı verdiği o destansı mücadele, sadece dini bir kıssa değil; adaletin, zorbalığın karşısındaki bitmeyen imtihanıdır.
Mısır’ın ihtişamlı saraylarında oturan firavunlar, kendilerini "tanrı-kral" ilan ederek mutlak güç vehmine kapılmışlardı. Onlar için İbrani halkı, sadece piramitlerin inşasında kullanılan birer araç, nüfusu kontrol altında tutulması gereken bir "tehdit" idi. Yeni doğan erkek çocukların katledilmesi emri, tarihin kaydettiği ilk sistematik soykırım girişimlerinden biriydi.
Anlatılara göre, Musa’nın asasıyla belirmesi, sadece fiziksel bir mucize değil, aynı zamanda bu kibir kulesine karşı dikilen ilahi adaletin temsilidir. Musa, sarayın konforunu değil, çölün meşakkatli ama onurlu yolunu seçerek, zulmün ebedi olmadığını tüm insanlığa kanıtlamıştır.
Bugün ise trajik bir ironiyle karşı karşıyayız. Geçmişte firavunların zulmünden kaçanların torunları olduğunu iddia eden bir zihniyet, bugün Ortadoğu’nun kalbinde modern silahlar, teknolojik üstünlük ve uluslararası sessizliğin verdiği cesaretle kendi "firavunluk" dönemini inşa ediyor.
İsrail yönetiminin Gazze’de ve Filistin topraklarında yürüttüğü harekatlar, artık bir "savunma" argümanının çok ötesine geçmiş durumda. Şehirlerin haritadan silinmesi, hastanelerin bombalanması, çocukların sistematik bir açlığa ve ölüme mahkum edilmesi; modern dünyanın gözleri önünde cereyan eden bir soykırım tablosudur.
Musa’nın mücadelesinde Firavun, Kızıldeniz’in sularında boğularak tarihin karanlığına gömüldü. Ancak zulüm, sadece şekil değiştirerek hayatta kalmaya devam ediyor. Dün Nil’in sularına atılan çocuklar vardı, bugün ise fosfor bombaları altında can veren yavrular.
Bir halkın var olma hakkını elinden almak, onu topyekun bir imhaya tabi tutmak insanlık onuruyla bağdaşmaz. Kendini "seçilmişlik" zırhına bürüyerek işlenen suçlar, failini ancak tarihin utanç sayfalarına taşır.
Sonuç olarak, Musa’nın asası bugün vicdan sahibi her insanın elindeki kalemdir, sesidir, itirazıdır. Firavun’un sarayı ne kadar yüksek, ordusu ne kadar kalabalık olursa olsun; tarih bize göstermiştir ki zulüm ile abad olanın sonu berbad olur. Kan dökerek kurulan hiçbir düzen, insanlığın kalbinde meşruiyet kazanamayacaktır. Bugünün modern firavunları da, er ya da geç, kendi yarattıkları o karanlık denizde boğulmaya mahkumdur.