Mankurt

Ahmet Rıdvan

Geçen gün çocuklarla evden çıktık, arabaya bindik, gidiyoruz.

Gittiğimiz yeri de yolu da çok iyi biliyorlar. Normalde her şeyi sorgulayan tiplerdir. Merak ederler. Nereden gidiyoruz, neden buradan döndük, burası neresi…

Gideceğimiz yere varmadan önce farklı bir lokasyona uğramamız gerekiyordu. Yaklaşık 10 dakikalık bir yol.

Evden çıkarken Netflix’ten bir film açtım.

Film başladı, bizimkiler dünyadan koptu.

O 10 dakika boyunca nereden gittiğimizi, hangi yola saptığımızı, nereye geldiğimizi hiç fark etmediler. Belki fark ettiler ama önemsemediler. Ara lokasyona vardığımızda kafalarını kaldırıp etrafa baktılar:

“Biz neredeyiz?”

İşte o an düşündüm.

Geçen haftaki yazımda da benzer bir konudan bahsetmiştim. Trende kitap okurken etrafımdaki insanların neredeyse tamamının telefon ekranına baktığını, sürekli bir şeyler kaydırdığını yazmıştım.

Ama çocuklarla yaşadığım bu küçücük olay meseleyi kafamda başka bir yere götürdü.

Sadece 10 dakika.

Çocuklar bildikleri bir yolun üzerinde, yaşadıkları gerçek dünyadan tamamen kopmuşlardı.

Peki biz ne durumdayız?

Saatlerce telefonun başındayız. Sosyal medya, diziler, filmler, dijital platformlar, birkaç saniyelik videolar… Birini bitirmeden öbürü başlıyor. Parmağımızı yukarı kaydırıyoruz, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha.

Kafamızı ne zaman kaldırıyoruz?

Belki de toplumların bu kadar kolay duyarsızlaşmasının nedenlerinden biri bu.

Dünyanın her yerinde insanlar giderek birbirine benzeyen içerikleri izliyor. Aynı formatlar, aynı videolar, aynı eğlence anlayışı, aynı tüketim alışkanlıkları…

Gerçek hayat ise dışarıda akıp gidiyor.

Mahallende ne olmuş, şehrinde ne olmuş, ülkende ne olmuş?

Bakıyorsun ama görmüyorsun.

Duyuyorsun ama üzerinde düşünmüyorsun.

Bazen kızıyorsun ama birkaç saniye sonra parmağını yukarı kaydırıp başka bir görüntüye geçiyorsun.

Resmen mankurt olmuşuz.

Mankurt; Türk, Altay ve Kırgız anlatılarında hafızasını ve bilincini kaybetmiş, sorgulamadan kendisine söyleneni yapan insanı anlatmak için kullanılan bir kavram.

Bir düşünün.

Hafıza yok.

Bilinç yok.

Sorgulama desen hiç yok.

İnsanın hafızasını elinden almak için artık kafasına bir şey geçirmek gerekmiyor. Bazen eline bir telefon vermek yetiyor.

Bu yazıyı okuyan sevgili anne ve babalar…

Lütfen önce kendimizden başlayalım.

Çocuklara “telefonu bırak” demeden önce biz bırakalım. Üç-beş saniyelik kaydırmalı görüntülerden biraz uzaklaşalım. Her akşam önümüze konulan aynı formatlardaki programları izlemek yerine bir kitap açalım. Çocuğumuzla konuşalım. Yolda giderken dışarıya bakalım. Nereden geçtiğimizi görelim. Yaşadığımız şehri tanıyalım. Ülkemizde ne olduğunu merak edelim.

Çünkü şikâyet ettiğimiz şeylerden kimse gelip bizi kurtarmayacak.

Kurtarıcı beklemeyin.

Herkes önce kendi kurtarıcısı olacak.

Bilinçlenecek.

Sorgulayacak.

Karar verecek.

Yaşam her geçen gün zorlaşıyor. Bazen kendi kendime soruyorum:

Bu ülkede her şey her geçen gün neden zorlaşır arkadaş?

Üretiyor.

Yetiştiriyor.

Denizi var, toprağı var, doğası mükemmel.

İnsanı var.

Peki neden sürekli daha zor bir hayatın içine giriyoruz?

Belki de cevabı aramaya önce kendimizden başlamamız gerekiyor.

Okudukça düşünmeyi, düşündükçe sorgulamayı, sorguladıkça da doğru yolu bulmayı öğreneceğiz.

Ama önce herkes kendi çekirdek ailesini kurtarsın.

Bir aile üç aile olur.

Üç aile on beş aile olur.

Aileler mahalleleri, mahalleler ilçeleri, ilçeler illeri değiştirir.

Sonunda ülke değişir.

Ama bunun için önce kafamızı kaldırmamız lazım.

Çünkü çocuklarım o gün kafalarını ekrandan kaldırdıklarında bana tek bir şey sordular:

“Biz neredeyiz?”

Bence bu soruyu hepimizin kendisine sorması gerekiyor.