Kibrini, nefsini, hırsını, vefasızlığını, açgözlülüğünü, öfkeni, kalp kıran dilini…
Bir lokmayı paylaşmaktan kaçınan yanını, yalnızca kendini düşünen tarafını, merhameti susturan bencilliğini bırak geride…”
Kurban Bayramı, yalnızca dini bir vecibenin yerine getirildiği günlerden ibaret değildir. İnsanın kendisiyle, vicdanıyla ve toplumla yeniden bağ kurduğu kadim bir hatırlayıştır.
Yüzyıllardır nesilden nesile aktarılan bu manevi mirasın özünde; paylaşmak, dayanışmak, aynı sofrada çoğalabilmek vardır.
Ne var ki zaman ilerledikçe bazı değerler şeklin içinde kayboldu, ruh geri planda kaldı...
Bugün birçok insan için bayram; telaşla yapılan alışverişler, hazırlanan sofralar ve kesilen kurbanların ardından dolaplara yerleştirilen etlerden ibaretmiş gibi yaşanıyor.
Oysa Kurban Bayramı’nın özü, biriktirmek değil bölüşmektir.
Çünkü bu ibadetin ruhunda, yalnızca kendi evinin bereketini düşünmek değil; komşunun kapısını çalmak, yoksulun sofrasına umut bırakmak vardır.
Bayram sabahı yükselen tekbirlerin anlamı, yalnızca bir geleneği sürdürmek değildir.
O sesler, insanın içindeki bencilliği susturması için yükselir aslında. “Ben tok olayım” düşüncesinden çıkıp “Bir başkası da doysun” diyebilmeyi öğretir.
Dolapları ağzına kadar doldurmak, aylarca tüketemeyeceği eti saklamak, bayramın ruhunu anlamak değil; onu yalnızca şekil olarak yaşamaktır.
Kurban, etin kendisi değildir.
Bir çocuğun yüzündeki tebessümdür. Uzun zamandır et girmeyen bir evde kaynayan tenceredir.
Sessizce yaşam mücadelesi veren insanların unutulmadığını hissetmesidir.
Bayramın bereketi, paylaşıldıkça büyür; saklandıkça değil.
Eskiden mahalle kültüründe bayramın başka bir sıcaklığı vardı.
Kapılar çalınır, tabaklar elden ele dolaşır, kimsenin evinde eksik kalmamasına özen gösterilirdi.
İnsanlar yalnızca akrabalarını değil, mahallesindeki ihtiyaç sahibini de düşünürdü. Bireysel bir zenginlik gösterisinden öte, toplumsal vicdanın ayağa kalktığı zamandı.
Bugün ise modern hayatın içinde paylaşmanın yerini yavaş yavaş tüketme duygusu yer aldı. Sofralar büyük ancak merhamet küçük.
İnsanlar birbirine yakın oturuyor ama birbirinin halinden uzak yaşıyor.
Halbuki Kurban Bayramı’nın asıl çağrısı tam da buradadır:
Kurban -yaklaşma vesilesi- ile kurbiyet yani yakınlaşma haline geçmek ...
Yalnızca fiziksel olarak değil, kalben de birbirine yaklaşabilmek.
Hz. İbrahim’in teslimiyetinde saklı olan hikmet, sahip olduklarına körü körüne bağlanmamak üzerine kuruludur.
Paylaşabildiğimiz kadar özgürleşiriz. Veren elin huzuru, biriktiren zihnin kaygısından çok daha büyüktür.
Bolluk, sahip olunanların miktarından çok; başkalarıyla bölüşebilecek kadar geniş bir yüreğe sahip olmaktadır.
Günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, bayramın özünü yeniden hatırlamaktır.
Kurbanı yalnızca kesilen bir hayvan olarak görmekten vazgeçip, onu insanı insana yaklaştıran büyük bir vicdan köprüsü olarak anlayabilmektir. Bir tabak etin, bazen bir insanın yalnız olmadığını hissettiren en kıymetli armağan olabileceğini unutmamaktır.
Dolaplara et istiflemek değil, gönüllerde yer açabilmektir. Gerçek bereket de tam orada başlar.
Hırsın değil merhametin, biriktirmenin değil paylaşmanın çoğaldığı; kırgınlıkların sustuğu, vicdanların yeniden birbirine dokunduğu bir bayram dileğiyle…
Kurban Bayramı’mız kutlu olsun…
...