Bazı olaylar vardır; suçtan önce suskunluğu, öfkeden önce düşünmeyi gerektirir.
Bugün Kahramanmaraş ve Şanlıurfa'da yaşananlar tam da böyle bir eşikte duruyor.
Ortada ağır bir gerçek var.
Bir çocuk…
Ve o çocuğun karıştığı, geri dönüşü olmayan bir yıkım.
Bunu görmezden gelmek, “çocuktur” diyerek geçiştirmek, suçu romantize etmek doğru değil.
Taşınamayacak kadar ağır bir olayın ardından, olması gereken şey belli, gerçeği aramak.
Sorumluluğu ortaya koymak.
Ve her şeyden önce, insan kalabilme çabasında olmalıyız.
Ama biz ne yapıyoruz?
Ölümü ve acıyı malzeme yapıp, etiketler, siyasal kimlikler yapıştırıyoruz.
“Şu görüşten”, “bu kesimden”, “onlardan”, “bizden”…
Akbabalar gibi!
Bu yaşanan elim olaylar, tek bir kişinin hikâyesi diyerek geçiştirilemez.
Bu, bir sistemin aynasıdır.
Sorulması gereken sorular "A partisinden mi?
B sempatizanı mı?
C taraftarı mı?
Değil!
Bir çocuğun yüreğine, beynine şiddet nasıl işler?
Bir zihin, bu noktaya hangi yollarla gelir?
Ekranların içinde büyüyen, denetimsiz medyanın ve dijital dünyanın ortasında yalnızlaşan çocukları kim fark etti?
Teknoloji bağımlılığıyla şekillenen, gerçeklik duygusu zayıflayan bir kuşağı kim ciddiye aldı?
Eğitim sistemi ne durumda?
Okul, hâlâ bir sığınak mı yoksa yalnızca zorunlu bir rutin mi?
Öğretmenin sözü hâlâ bir değer mi, yoksa itibarı sessizce aşındırılmış bir otorite mi?
Bir çocuğun iç dünyası boşlukla doluyken, o boşluğu kim dolduruyor?
Sistemin halkaları kopuk.
Sebepler çok.
Sorular zor.
Cevaplar ise rahatsız edici.
Yapılan ne?
Bu sorularla yüzleşmek yerine, seçilen en yanlış yol:
Etiketlemek...
Bu olay üzerinden ideoloji üretmek.
“Şu kesimden”, “bu görüşten” diyerek, acıyı bile bölmek.
Bugün bazı isimler, kalemlerini hakikatin değil, ayrışmanın hizmetine veriyor.
Amacı, niyeti aşikâr figürlerin yazdıkları sorgulanmadan, süzgeçten geçirilmeden çoğaltılıyor, bilinçli büyütülüyor.
Doğruluğu tartışmalı metinler dolaşıma sokuluyor.
Ardından bir başkası çıkıp bunu paylaşıyor; bir diğeri üzerine öfke inşa ediyor.
Bazı kalemler ve sosyal medya hesapları da gerçeği aramak yerine öfkeyi yönlendiriyor.
Gazetecilik, yangına benzin dökmek değildir.
Yazmak; kışkırtmak değil, aydınlatmaktır.
Söz; bölmek için değil, anlamak için vardır.
Bu, korkunç bir kötü niyetliliktir!
Acıdan siyaset yapmak, toplumu ayrıştırmaktır.
Acı, taraflara ayrılıyor.
Oysa acının tarafı olmaz.
Acının kimliği olmaz.
Acı, sadece insanidir.
Ensar Vakfı skandalında istismar edilen çocuklar…
MESEM kapsamında hayatını kaybeden gençler…
Münevver, Rojin, Narin, Ahmet Minguzzi ve diğerleri...
Gölgelerde, büyüyemeden kaybolan hayatlar…
Onlar da bu ülkenin , bu toplumun çocuklarıydı.
Bizim çocuklarımızdı.
Onların hikâyesi de en az bu kadar gerçek, en az bu kadar yakıcıydı.
Peki neden bazı acılar büyütülürken bazıları sessizce geçiliyor?
Çünkü biz, artık gerçeği değil; işimize gelen kısmını konuşuyoruz.
Çünkü biz, artık çözüm aramaktan çok, suçlu aramayı seviyoruz.
Çünkü biz, artık bir çocuğun hayatını bile kendi kavgamıza malzeme yapacak kadar zavallıyız!
Oysa yapılması gereken şey çok daha zor ama çok daha onurlu:
Sorumluluğu paylaştırmak.
Sistemi sorgulamak.
Eğitimi yeniden düşünmek.
Aileyi, okulu, dijital dünyayı yeniden ele almak.
Ve en önemlisi…
Bir çocuğun hayatını, hiçbir ideolojinin gölgesine bırakmamak.
Çocukların, toplumsal acıların üzerinden siyaset yapmak suçtur!
Provoke etmektir!
Bölmeye çalışmaktır!
Ve suç, adalet önünde karşılığını bulmalıdır.
Ama unutulmamalıdır ki adalet; öfkeyle değil, akılla kurulur.
Toplumsal linçle değil, vicdanla ayakta kalır.
Bir çocuğun adını slogan yapmayın.
Onu bir kavganın içine sürüklemeyin.
Onun üzerinden birbirinize saldırmayın.
Bunu yapanlara prim veren zavallılardan olmayın.
Bugün bu dili normalleştirirsek, yarın yine birçok çocuk, başka karanlıkların içinde kaybolacak.
Ve biz yine aynı soruyu soracağız:
“Nerede hata yaptık?”
Cevap aslında çok yakın, vicdanımızı dinlersek duyarız.
İnsan kalmayı unuttuğumuz yerde yaptık tüm hataları...