KENT SERİSİ 28: KENTİ MİMAR, ŞEF VE ARKEOLOG BİRLİKTE DOLAŞIR…

Dilek ALP

“Bir kenti turist gibi değil de yerel halk gibi yaşamanın kuralları…” hakkında yüzlerce yazı yazılmıştır. Belki bu yazı da benzerleri gibi olabilir ama ben Kent Serisi dizisine eklemeden geçemeyeceğim bir önem yükledim bu deneyime. Uzun bir yazı olmayacak, çünkü günün her dakikası başka bir okyanusa açılan bir kurgu içinde gibi hissettiğim bu Kültür Rotasını şahsi bloğumda an ve an detaylandırmak istiyorum, merak edenlere.

Yazının başlığından anlayacağınız gibi bir kenti dolaşmak için eğlenceli bir takım olduk: Sürekli soru soran, fotoğraf çeken kültürel mirasçı bir mimar, her şeyin tadını ve hikâyesini merak eden Şef Onuralp Perçin ve anlatımlarıyla büyüleyen, kentin zaman tünelinin her milimetrekaresine hâkim kent yazarı Arkeolog Dr. Murat Karasalihoğlu. Hele de bu arkeolog Kent Müzesinin kurucusu ve yöneticisi olursa düşünün havada uçuşan değerli kelimeleri.

Kastamonu, meslek hayatımda çok kez ziyaret ettiğim, çoğu zaman koştura koştura gezdiğim, her zaman güzel anılar biriktirdiğim ve doğasına âşık olduğum bir coğrafya. Fakat bu sefer daha damıtılmış bir program yaparak kısa bir zaman diliminde Kastamonu topraklarında bir Paphlagon (Anadolu’nun Karadeniz kıyısında Pontus ve Bitinya arasında kalan Paphlagonya bölgesinde yaşayan halk) gibi dolaştık. Yanımızda bölgenin her detayına sahip bir bilim insanı ile yol alınca hurafeler, efsaneler ve inanışların ötesinde sade gerçek bilgilerle donandık.

Her dakikası özenle detaylandırılmış bir programda her şey bir kenti, bir kültürü ve korunan alışkanlıkları bize öğretti. Dünyanın en önemli lezzet ve kalite değerlendirmesi olan Michelin Rehberi’ne istisnasız rota olabilecek bir coğrafyada öğrendikleri karşısında şefimiz detaylara hayran kaldı.  Sabah esnafın yaptığı çay, coğrafi işaretli Kastamonu kel simidi ve coğrafi işaretli Kastamonu pastırma kahvaltısı ya da Ersizlerdere Kanyonu’nda içilen Ecevit çorbası, benzeri olmayan İnebolu döneri, Azdavay Çatak Kanyonu’nda tadına doyulamayan coğrafi işaretli kara çorba, ferahlatan erik eğşisi, peru isimli peynirli mantısı, delik pidesi, mantar turşusu, yaş tarhana çorbası, siyez buğday ekmeği, İnebolu simidi, tereyağlı cevizli eriştesi, et yemeyen bana bile kendini yediren kuyu kebabı, kaşık helvası, coğrafi işaretli Devrekani hindi banduması, coğrafi işaretli Daday etli ekmeği, coğrafi işaretli simit tiridi, coğrafi işaretli Taşköprü sarımsağı, tescilli üryani eriği ve baklavasının tadına bakma şansına sahip olduk. Her tattığımız lezzetin üzerine başka lezzet tanımadığımızı söylemek ise bana göre Kastamonu Mutfağı’nın sadece kendisi ile rekabet halinde olduğunun işareti oldu. Tabii 27 adet Coğrafi İşarete sahip bir kent oluşundan bahsetmeme gerek yok. Bu üçlü arasında yer alan şefimizin mutfak yorumları, kültürün zenginliğini gözler önüne sererken, her lokma beynimizde başka bir kapı açtı…

Tarihi Küre Dağları Milli Parkı’nın içinde yer alan Horma Kanyonu’nda 3 kilometrelik cennet ötesi parkuru aşarken hücrelerimizin her zerresine kadar zevkten halimize saymazsam…

Kentin tüm müzelerinin yürünebilecek mesafede oluşları, çok keyifli bir görsel rota oluşturuyor. Kastamonu dört mevsiminde farklı renk şablonuna sahip bir kent bana göre. Ilgaz Dağı ve Küre Dağları’nın renk kartelasını hissettiren bir peyzaj hâkim. Ben kente dair her detayın bir ressamın ustalığında çıkan şahane bir tablo olduğu görüşündeyim. Şimdiye kadar hiçbir kent merkezinde dakikada bir durup fotoğraf çektiğimi hatırlamıyorum. Kentin ortasından geçen Karaçomak Deresi ve çevresindeki muhteşem ağaçlar fotoğraf sanatçılarına ilham verirken tüm turistlerin çekim noktası olduğu aşikar. Her mevsim sunduğu güzellik para ile satın alınamayacak kadar değerli.

Kent meydanı özelliğini doya doya yaşatan kentte kaybolmak neredeyse mümkün değil. Grid sistemin hâkim olduğu kent planı için şehrin plancılarını kutluyorum. Bir başka gözden kaçmayan özelliği ise başarılı tabela sistemi, navigasyon kullanmadan kentte özgürce dolaşabiliyorsunuz.

Kentler kimlikleri ve ruhları olan mekanlardır. Bu ruhu sonradan yoktan yaratmak çok zordur ancak mevcut olanı koruyarak, temkinli ve bozmadan geliştirerek mümkündür. Bana göre Kastamonu kenti de ruhu olan güzel bir kent. Kaleden panoramik kent görüntüsü temel bilgiyi verir nitelikte. Hoşuma giden diğer bir yön kentin içinde gezerken kente dair tüm medeniyet katmanlarını aynı anda izleyebiliyorsunuz. Roma döneminden, Bizans dönemine, Selçuklu döneminden, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait dokuyu ve yapıları hiç zorlanmadan görebiliyorsunuz.

Her kentin simge bir kitabı olmalı” diye düşünen bir kişiyim. Ne mutlu ki Kastamonu kenti kitabına kavuşmuş. Kente gelen bir turist (hatta kentte uzun yıllar yaşayan ve kentini tam olarak tanımayan halk) önce ziyareti ücretsiz olan Kastamonu Kent Müzesi’ni ziyaret etmeli ve kentin zaman tünelinde süreci öğrenmeli. Kent müzesinin kurucusu ve müdürü Arkeolog Dr.Murat Karasalihoğlu ve zarif müze personeli Neslihan Hanım’ın harika anlatımlarıyla kentin kimliğinin oluşmasında kentin tarihi, coğrafyası, nüfusu, kültürü, değişimi, topografyası, bitki örtüsü, yaban hayatı, jeolojik oluşumları, iklimi, jeopolitik konumu, doğu ve batı kenti oluşu, deniz ve etkileri, yemek kültürü, filmleri, el sanatları hakkında sizi kente bir güzel hazırlasın.

Size tavsiyem, kent tarihi ile ilgili yazılmış en detaylı kitap olan “Paphlagon’dan Candar’a, Kastamonu’nun Tarih Kitabı” na sahip olun ve biraz okuduktan sonra kendi başınıza kenti gezmeye başlayın. Çok farklı bir ruhla dolaşacaksınız. Kenti ziyarete gelen her misafire hediye edilecek kalitede ve değerde olan bu kaynak kitabına umarım kent yöneticileri gerektiği kadar ilgi gösterir ve kentin doğru tanıtılması için gururla önayak olurlar. Kentin yetiştirdiği bu değerli kişinin yaşadığı kente olan katkılarını anlatmak için bir yazı dizisi yapmam gerekir. Zaman içerisinde hak ettiği ödülleri alacak olan müze şimdiden kentin gözbebeği olmuş gözüküyor. Kısa ziyaretimiz esnasında bile yoğun ilgi beni çok etkiledi.

Evleri, tarihi yapıları, meydanları, deresi, kalesi, camileri, saat kulesi, kalyonları, şelaleleri, milli parkları, mutfak kültürü, yaban hayatı, milli mücadele tarihinin yansımaları ile bu kent yine bizi büyüledi. Yüzlerce fotoğraf çektiğimiz, sayısız lezzete ortak olduğumuz, milli parklarda onlarca kilometre yürüdüğümüz, harika sahillerinde denizin kokusunu ciğerlerimde hissettiğimiz, kanyonların içinden geçerken nefesimizi tuttuğumuz bir zaman tünelindeydik.

Bir mimar, bir şef, bir arkeolog…
Biri sordu, bir tattı, biri anlattı…